Merhaba!

Bugün Hafta Ortası Kısa Kısa'da yeni

Hayat Ne Garip Bugünlerde...

İyi Günler

×
Loading...

BUGÜN :
SON GÖNDERİ

Tecrübe ile Sabit !

Günün mp3 ü

Tıkla Dinle

















5 Ağustos 2020 Çarşamba

Yıldız Kenter

Ayşe Yıldız Kenter
Doğum :11 Ekim 1928 İstanbul, Türkiye
Ölüm    :17 Kasım 2019 (91 yaşında) İstanbul, Türkiye
Meslek Tiyatro ve sinema oyuncusu
Etkin yıllar 1949-2019
Evlilik Nihat Akçan (e. 1951; b. 1958)  -  Şükran Güngör (e. 1965–2002)
Çocuk(lar) 1
Akraba(lar) Müşfik Kenter (kardeşi)
Devlet Sanatçısı ve UNICEF Türkiye İyi Niyet Elçisi'dir.



Yaşamı
11 Ekim 1928 tarihinde İstanbul’da doğdu. Annesi İngiliz asıllı Olga Cynthia (Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını aldıktan sonra adı Nadide Kenter olarak değişmiştir), babası bir diplomat olan Ahmet Naci Kenter'dir. Ankara Devlet Konservatuvarı Yüksek Bölümünü sınıf atlayarak bitirdi. On bir yıl Ankara Devlet Tiyatrosunda çalıştı. "Rockefeller" bursu kazanarak, American Theatre Wing, Neighbourhood Play House ve Actor’s Studio’da oyunculuk ve oyunculuk öğretiminde yeni teknikler üzerine çalışmalar yaptı. Ankara Devlet Konservatuvarı'na hoca olarak atandı.

1959'da Devlet Tiyatrosu’ndan ayrıldı. Muhsin Ertuğrul ile bir yıl çalıştı. Kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör ile Kent Oyuncuları Topluluğunu kurdu. Daha sonraki yıllarda sürekli olarak Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ta "Değişen Eğitim Metotları" ve "Oyunculuk Metotları" üzerine çalışmalar yaptı.



1962’de tiyatro hizmetlerinden ötürü “Yılın Kadını” seçildi. 1968’de İstanbul’da Kenter Tiyatrosunun binasının inşaatını tamamladı. Sinema oyuncusu olarak üç kez “Altın Portakal” ödülüne layık görüldü. Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Almanya, Hollanda, Danimarka, Kanada, Yugoslavya ve Kıbrıs’ta İngilizce ve Türkçe oyunlar sergiledi.

100’ün üstünde oyun oynadı. 100’e yakın oyun sergiledi. Shakespeare, Çehov, Brecht, Inoesco, Pinter, Albee, Tennessee Williams, Alan Ayckbourn, Arthur Miller, Brian Freil, Neil Simon, Athol Fugard, Sergey Kokovkin gibi pek çok yazarların yanı sıra Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Güner Sümer, Adalet Ağaoğlu, Zeki Özturanlı, Güngör Dilmen, Muzaffer İzgü gibi pek çok Türk yazarının oyunlarını da sahneye koydu, oynadı.

1984'te Roma’daki İtalyan Kültür Birliğince “Adalaide Ristori” ödülüne layık görüldü. Profesör Yıldız Kenter, 37 yıldır sahne hocalığı yapmaktadır.

1989 yılında, Korsika - Bastia Film Festivalinde “Hanım” filmindeki rolüyle “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü aldı.

1991 yılında tiyatro sanatına hizmetlerinden ötürü Uluslararası Lions Kulübünün “The Melvin Jones” ile ödüllendirildi. İki kez Ulvi Uraz “En İyi Kadın Oyuncu”, üç kez de aynı dalda Avni Dilligil ödülüne laik görüldü.

1994'te “Konken Partisi” oyunundaki Fonsla rolü ile “Olağanüstü Yorum” ödülünü aldı. Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüzyılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı. 1995'te Kültür Bakanlığınca, tiyatro sanatına katkılarından ötürü “Onur” ödülüne layık gördü. Profesör Kenter’e aynı yıl tiyatro sanatına katkılarından dolayı “Mevlana Kardeşlik ve Barış Ödülü” verildi.

1996’da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide’deki Jülide rolü için “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü verildi. 19 Mayıs 1997'de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı verilen onur ödülü Yıldız Kenter’e Dame Diana Rigg tarafından takdim edildi.

1998’de Ankara Sanat Kurumu “Yılın Kadın Sanatçısı” ödülü, 1998 Muhsin Ertuğrul yaşam boyu tiyatro sanatına katkılarından dolayı onur ödülü, 1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü, “Martı” adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle 1999, Afife Tiyatro Ödülleri - En İyi Kadın Oyuncu ödülü .



2019’da uzun zamandır mücadele ettiği akciğer rahatsızlığı sebebi ile İstanbul da hastaneye kaldırılan Yıldız Kenter, yaşa bağlı solunum yetmezliği sebebi ile 17 Kasım 2019 tarihin de 91 yaşında vefat etmiştir. Cenazesi Kenter Tiyatrosu'nda yapılan törenin ardından getirildiği Levent Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Aşiyan Mezarlığı'na defnedilmiştir.

Rol aldığı tiyatro oyunları
Miras Kültürel Müzik Ses Nefes Ruh Beden - Neyzen Kerem Tufan - İzmir Adnan Saygun Kültür Merkezi (2013)
Ben Anadolu : Güngör Dilmen - Kent Oyuncuları - 2007
Anna Karenina : Tolstoy/Helen Edmundson - Kent Oyuncuları - 2006
Gece Mevsimi : Rebecca Linkievicz - Kent Oyuncuları - 2005
Oscar ve Pembeli Meleği : Eric Emmanuel Schmitt - Kent Oyuncuları - 2004
Sırça Kümes : Tennessee Williams - Kent Oyuncuları - 2002
Hep Aşk Vardı : Yıldız Kenter - Kent Oyuncuları - 2001
Nükte : Marget Edson - Kent Oyuncuları - 2000
Martı : Anton Çehov - Kent Oyuncuları - 1998
Harold ve Maude : Colin Higgıns - Kent Oyuncuları - 1990
Salıncakta iki kişi : William Gibson - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1969
Hamlet : William Shakespeare - İstanbul Şehir Tiyatrosu - 1959
Öfke : John Osborne - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1958
Ümitsiz Saatler : Joseph Hayes - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1957
Çöl Faresi : Ladislas Fodor - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1957
Yağmurcu : N. Richard Nash - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1956
Misafir (oyun) : Fritz Schweiger - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1956
Finten : Abdülhak Hamit Tarhan - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1956
Tanrılar ve İnsanlar (Gılgameş) : Orhan Asena - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1954
Maria Stuart : Friedrich Schiller - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1954
Şatoya Davet : Jean Anouilh - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1954
Onunikinci Gece : William Shakespeare - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1954 - 1957
Lady Frederick : W. Somerset Maugham - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1953
Gelin : Emile Zola\Marcelle Maurette - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1953
Yanlış Yanlış Üstüne : Oliver Goldsmith - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1952
Sahne Dışındaki Oyun : Refik Ahmet Sevengi - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1952
Ölü Kraliçe : Henry de Montherlant - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1952
Fatih : Nazım kurşunlu - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1952
Ramak Kaldı : Thornton Wilder - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1952
Gölgeler) : Ahmet Muhip Dranas - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1952
Elektra : Sofokles - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1952
Öteye Doğru : Sutton Vane - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1951
Miras : Augustus Goetz - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1951
Hile ve Sevgi : Schiller - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1950
Yalancı : Carlo Goldoni - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1949
Kıskançlar : Oktay Rıfat\Melih Cevdet Anday - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1949
Peer Gynt : Henrik İbsen - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1949
Scapin'in Dolapları : Molier - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1949
Antigone : Sofokles - Ankara Devlet Tiyatrosu - 1949

Filmografi
Rol aldığı filmler

1951 Vatan İçin Büyükanne
1964 Ağaçlar Ayakta Ölür
1965 İsyancılar
1966 Pembe Kadın Pembe
1967 Yaşlı Gözler Ümran
1971 Anneler ve Kızları Fatma
1971 Elmacı Kadın Fatma, Gündoğdu bacı
1972 Fatma Bacı
1973 Ablam
1974 Kartal Yuvası
1974 Kızım Ayşe Huriye Bacı
1974 Bir Ana Bir Kız Zeynep
1983 Zulüm Orhan'ın annesi Ayşe
1988 Hanım Olcay Hanım
1999 Güle Güle Zarife
2001 Büyük Adam Küçük Aşk Müzeyyen Hanım
2005 Sen Ne Dilersen Dadı Mimi
2007 Beyaz Melek Melek
2008 Mevlana Aşkı Dansı Seslendirme

Diziler
1987-1991 Uğurlugiller
2002 Aşk ve Gurur
2005 Saklambaç

Ödülleri
1964 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü, Ağaçlar Ayakta  Ölür
1966 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü, İsyancılar
1974 Antalya Film Şenliği, Kızım Ayşe filmi ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
1984 Roma’daki İtalyan Kültür Birliğince "Adalaide Ristori" ödülü.
1989 Korsika - Bastia Film Festivalinde "Hanım" filmindeki rolüyle "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü.
1991 Uluslararası Lions Kulübü The Melvin Jones Ödülü
İki kez Ulvi Uraz "En İyi Kadın Oyuncu" Ödülü
Üç kez Avni Dilligil "En İyi Kadın Oyuncu" Ödülü
1994'te "Konken Partisi" oyunundaki Fonsla rolü ile "Olağanüstü Yorum" ödülünü aldı.
Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüz yılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı.
1995'te Kültür Bakanlığı, Tiyatro Sanatına katkılarından ötürü Onur ödülüne layık gördü.
1995 "Mevlana Kardeşlik ve Barış" ödülü verildi.
1996’da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide’deki Jülide rolü için "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü
1997'de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı ödülü.
1998’de Ankara Sanat Kurumu "Yılın Kadın Sanatçısı" ödülü
1998 - 2. Afife Tiyatro Ödülleri - Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü
1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü,
1999 "Martı" adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle Afife Tiyatro Ödülleri - En İyi Kadın Oyuncu ödülü.
2012 Ondokuz Mayıs Üniversitesi 2. Medya Ödülleri'nde Onur ödülünü aldı.


Masal gibi bir aşkın meyvesi
Yıldız, 11 Ekim 1928’de, İstanbul’da, Nadide Hanım ve Ahmet Naci Bey’in kızları olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona, “Ayşe Yıldız Kenter” adını verdi. Yıldız, masallardan kopmuş bir aşkın içine doğacaktı. Babası Ahmet Naci Bey, Çamlıca’da, bembeyaz saçaklı muhteşem bir köşkte yaşayan varlıklı, aristokrat bir ailenin adeta bir Rönesans Prensi gibi yetiştirilmiş oğluydu. İyi bir eğitim alması için İskoçya’ya, Glasgow’a gönderilen Ahmet Naci, diplomat olacaktı.

Ve annesi Nadide Hanım, daha doğrusu asıl adı ile Olga Cynthia! Londra’da bir resepsiyonda tesadüfen Ahmet Naci’nin yanına oturan o güzel İngiliz kadın. Genç adamın dişinin yaptığı apseden arı sokmuş gibi görünen şiş yüzüne bir gülüşte aşık oluvermişti. Ahmet Naci de ondan farklı değildi. Tek gülüşlük canı olan bu tesadüfte Olga, Hyde Park’ta at bindiğini söylemişti. Ahmet Naci, ertesi gün soluğu Hyde Park’ta aldı. Planlanmış bir buluşmadan farksızdı. Olga, ertesi gün âşık olduğu bu gülüşü tekrar göreceğinden kalbi gibi emindi. Tüm gün gözlerini birbirlerinden alamadılar. At bindiler, yemek yediler… Ahmet Naci’nin kalbi Olga’dan kopmak istemiyordu. Oysa tahsilini de bitirmiş, ülkesine dönüp hariciyeci olmalıydı. Bu masal mutlu sonla bitmeli diye düşündü. Yıldız Kenter’in yıllar sonra bir röportajında da anlatacağı gibi, imkânı olsa cebine koyacak Türkiye’ye götürecekti. “Yeri ve zamanı olmayabilir; ama benim karım, çocuklarımın annesi olur musun? Benimle evlenip, Türkiye’ye gelir misin?” deyiverdi. Bu sorunun da bir çığlıklık canı vardı. Olga, bir sevinç çığlığının ardından, “Çok isterim; ama ne yazık ki imkânsız!” diye yanıtladı kalbini kendisinden ayrı düşünemediği bu adamı. Depremler olmuş, ülkeyi sel basmış, tüm insanlar buz kesmiş gibiydi. Ne çok istiyordu halbuki evet demeyi. Bir o kadar da korkuyordu. Ahmet Naci, Jack’i kabul eder miydi hiç!

Olga, gezici tiyatro kumpanyası olan, oyuncu bir ailenin kızıydı. Babası ölmüş, annesi de bir başka adamla Avustralya’ya gitmişti. Olga için bulduğu çözüm ise, anneannesinin yanına bırakmak oldu. Olga, 16’sındaydı. Anneannesi de onunla genç bir kızla ne yapacağını bilememiş, onu evlendirmeyi uygun görmüştü. Ancak bu kez de harbe giden koca dönmedi. Olga, bu kez de geride kalan hamile kadın oluvermişti. İşte Jack, bu evlilikten dünyaya gelen oğluydu. Şimdi imkânsız bir aşkın karşısında dururken Olga, annesinin yaptığını yapmayacaktı. Ahmet Naci’ye anlatıp kararına razı oldu.

Ahmet Naci, Olga’yı sımsıkı sardı. “Hemen şimdi, sen, ben, oğlumuz Türkiye’ye gidiyoruz.” dedi bir an tereddüt etmeden. Onları Türkiye’de aşk dolu yıllar bekliyordu…

Türkiye’de yeni hayat
Tabii ki masal gibi başlayan hayat, masal gibi devam edecekti. Her şey onların güzel aşklarından ibaret değildi ki… İşgal yıllarıydı. Herkesin birbirine şüpheyle baktığı, hele kendi milletinden olmayana güven duyamayacağı yıllar… Orient Express ile Sirkeci’ye indiklerinde Olga çoktan büyülenmişti İstanbul karşısında. Üsküdar’a varmak için vapura bindiklerinde önce nefesini tuttu. Ne savaşı görüyordu gözü ne de korkuyordu. O şimdi dünyanın en âşık, en mutlu kadınıydı. Boğaza bakarken gözlerini kırpmaktan bile imtina ediyordu. Faytona binip Çamlıca’ya, köşke vardılar. İstanbul’un yanında şu köşk bile nefes kesmeye yeterdi. Oysa bu köşk, kâbusların da başlangıcı demekti…

Çünkü Ahmet Naci’nin ailesi bir gavur kızı olduğu için Olga’yı istemiyordu. Dedesi Bağdat Kadısı, babası Galip Bey de Ayan Meclisi Azasıydı. Bu durum ailelerinde yakışık almazdı. Öyle ki bir gün “Nedim” adını verdikleri ilk çocukları dünyaya gediğinde Ahmet Naci Bey’in annesi, onu, “Yarısı yavrumun yarısı, yarısı yılan yavrusu” diye sevecekti… Ne olursa olsun, Olga yaşadıklarını kabullendi. Zaten her şeyi kabullenerek çıkıp gelmemiş miydi sevdiği adamın peşi sıra. O bir İngiliz ve bir Hristiyan’dı. Önce Müslüman oldu, kara çarşaf giydi. Adını da Nadide olarak değiştirmişti. Sadece adı mı, doğum yeri dahi değişmişti. Nüfusta, “Dini Müslüman, adı Nadide! Doğum yeri Londra olamaz. Yanlış yazılmıştır, olsa olsa Bandırma’dır.” Diyerek düzenlemişlerdi. Londralı Olga, olmuştu artık Bandırmalı Nadide. Tüm zorlukları göğüsleyen, aşkından hiç vazgeçmeyen Nadide…

Fakir; ama mutlu bir ev
Nadide’nin de, Ahmet Naci’nin de çilesi dolmamıştı. Kalpten hissettikleri şu aşk için fazladan ödeyecekleri bedeller vardı daha. Ahmet Naci Bey, Lozan’da, İnönü’nün Özel Kalem Müdürü olmuştu. Gerçekten de gelecek vaat eden bir gençti. Aldığı eğitim, azimli oluşu ve çok çalışması ile pek çok şey başaracağa benziyordu. Fakat bu mümkün olmayacaktı. Çıkan bir yeni kanun ile Hariciyecilerin karılarının yabancı olmaması kabul edilmişti. İşte bu kanun, Kenter Ailesi’nin hayatındaki en önemli dönüm noktası oldu. Bu aşk, boşuna masallara benzemiyordu. Her yönden sınanacaktı belli ki…

İsmet İnönü, mesleğinden vazgeçmemesi için Ahmet Naci’ye, resmen boşanmalarını ve birlikte yaşamaya devam etmelerini önermişti. Ancak Ahmet Naci Bey, gözleri önünden gelip geçen aşkı için karşısında durdukları onca şeyi düşündüğünde bunu kendilerine yakıştıramıyordu. Nadide, aşkı uğruna yerinden, yurdundan, adından, dininden vazgeçmişti. Bu ona karşı ne büyük hakaret olurdu. “Mesleğimden vazgeçerim; ama karımdan vazgeçmem!” diyerek verdi istifasını.

Bundan sonrası onlar için alışılmışın dışında zor bir hayat olacaktı. Ahmet Naci Bey, önce bir süre gazetelerde tercümanlık yaptı. Ardından da Ankara’da, Ziraat Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. Mesleğinden bu şekilde uzakta kalmayı da kabullenemiyordu. Fakirlik iyiden iyiye kendini göstermeye başlamıştı…

Yıldız, işte bu fakir günlerin içinde, Çamlıca’daki köşkte geldi dünyaya. Tüm eşyaların bir bir elden çıkarıldığı zamanlardı. Öyle ki Yıldız bebeği saracak bez bulamayınca çarşafları yırtmak durumunda kalmışlardı. Biraz zaman sonra zaten köşk de satıldı. Sonrası hep yoksulluk. Yıldız’ın en belirgin çocukluk hatırası daha ucuz diye bir evden diğerine taşınmalarıydı. Annesi önde şoförün yanında, arkada da soba boruları, tel dolaplar, İstanbul’un o fakir semti senin, bu fakir semti benim gezinip durdular.

Fakirlik bir yana, hane nüfusları da gün gün artıyordu. Türk kadınlarını “Aman bunlar da tavşan gibi doğuruyor!” diye eleştirmekten geri durmayan Nadide Hanım, 6 çocuk getirmişti dünyaya. İşte gelişen bu durumlar hep birden Ahmet Naci Bey’in karaciğerine yüklenmeye hazırdı; sonunda bir alkolik oluverecekti…

Müşfik Kenter ile
Kenter Ailesi
Kenter Ailesi’nin temelini sonradan Nadide ruhuna sıkışmış İngiliz bir anne ve her daim sarhoş bir baba oluşturuyordu. Dışarıdan nasıl görünürse görünsün, sevgi dolu olduğu en özel gerçekti. Ahmet Naci Bey, içmediği zamanlarda müthiş bir adamdı. Ama o, aşkının bedelini çok ağır ödemiş bir adamdı ve çareyi şişelerde arıyordu. Ne olursa olsun, bir insan 6 çocuğu varken ve aşkı için savaştığını savunurken elindeki üç beş kuruşu da içkiye harcamamalıydı. Bu ilginç bir denklemdi. Nadide Hanım da her koşulda, biricik aşkını, kocasını koruyordu. Bu konuda bir anısını yıllar sonra aynı röportajında şöyle anlatacaktı Yıldız:
“…Ayıkken parayı kitaplardan birinin içine saklardı, sonra nereye koyduğunu unuturdu. Biz bulurduk, o parayla yemek yemek isterdik, üzerimize atlardı, boğuşurduk, parayı elimizden alır, sobaya atardı, bize kızdığı için. Bir başka sefer, yine onun elinden para kapmak istiyoruz, üzerine çıkıyoruz filan, annem bu sefer, "Sevgilimi, kocamı rahat bırakın! Sizi terbiyesiz çocuklar!" diye bize saldırıyor. Annem, hayatı boyunca Naci’sini korudu, bizden bile...”

Onların aşkı kendine özgüydü. Her aşk gibi aslında; sadece garip karşılanan yanları boldu. Ahmet Naci Bey alkolikti ve Nadide Hanım bir gün olsun şikâyet etmedi. Her halini olduğu gibi kabul ederek seviyordu onu. Kocası, çok sevdiği mesleğini onun için bir kenara itmişti. Şimdi o, nasıl bu halinden şikayet etsindi ki?  Ahmet Naci Bey, karısını kendince onore etmişti ve Nadide Hanım da an gelip buna okkalı bir karşılık verecekti. Sivri burunlu şık pabuçları ile İngiliz Sefaretinden birtakım adamlar çaldı bir gün kapılarını. İngiliz Hükümeti çocukların eğitimini üstleneceğini söylüyor ve çok daha fazlasını vaat ediyordu. Nadide Hanım, onları kapıdan içeri almaya bile gerek duymadı. "Ben gitmek istemiyorum. Benim çocuklarım Türk. Babaları da Türk. Onlar burada, babalarının yanında büyüyecekler..." Bu anın, Yıldız’ın kalbinde aşktan başka bir karşılığı yoktu…

Bu yaşam şekli onların doğalıydı. Yıldız, bir gün olsun gocunmamıştı babasının alkolik oluşundan. Onun da, kardeşlerinin de canının içi, babasıydı; ötesi yoktu. Hem Ahmet Naci Bey, içmediği zamanlarda araştıran, sorgulayan, bilgili, yardımsever, enfes bir babaydı. Üstelik o sıra dışı bir alkolik olarak da tanımlanabilirdi. Kimi zaman altı ay içmediği olurdu. Sonra da birden başlardı ki, yeni bir devrin açılışı gibi. Yıldız da çocuk kalbinde babasının, ailesinin normalini bu olarak kabullenmişti. Kalbindeki sevgide bir eksik yoktu çünkü. Yarım bırakılmıyordu. Öte yandan da evet, Ahmet Naci Bey içmediği zamanlarda mükemmeldi. Onun dışında yaşananlar bir filmin sahnesi gibiydi…

Bir kere her zaman dağınık bir evleri vardı. Nadide Hanım evin düzeni ile ilgilenmeyi pek sevmezdi. Daha da ilginci onca yoksulluğa rağmen her daim evde bir yardımcı bulunurdu. Para alır mıydı bu yardımcı ya da nasıl ödenirdi, ne Yıldız bildi ne diğer çocuklar. Ama onlarla birlikte yaşardı. Hoş evleri de yolgeçen hanı gibiydi ya… Sevgi, bu  ailenin kalbinden taşıp sokaklara dökülmüştü adeta. Yıldız’ın anlatımı ile “Hastaneden çıkartılmış, 2 çocuklu kadın, sokakta dilenen bir nine, zerzavatçı, Mösyö Dörö diye bir kaçak Fransız, Cok diye İskoç, bir de üstüne sokak kedileri, köpekleri...” Onlar gerçekten de her an karşılaşılan bir aile modeli değildi. Hal böyle olunca, insanların onlara bakışı da başkaydı. Yıldız, bir başka anısını ise şöyle anlatıyordu:

“Bir gün hiç unutmuyorum, yine kavga ettiler, babam hepimizi evden kovdu. Sarhoştu. Annem de topladı bizi, babamın arkadaşlarından birinin evine gittik. E orada kalacak halimiz yok ya, akşam geri döndük tabii. O da ne! Bütün komşular pencerede, ne oluyor diye bir baktık, babam var olan üç beş parça eşyamızı toplamış, kapının önüne yığmış. Komşular soruyor, ne oluyor diye. “Evde badana var da!” diyoruz, babamızı korumaya çalışıyoruz. Bu arada “Baba, aç kapıyı!” diyoruz, açmıyor. Bulaşık kapları, domatesler ve tuzluklarla birlikte biz de bekliyoruz, kapının önünde...”



Eğitim hayatı
Her konuda olduğu gibi, eğitim konusunda da bu aile şahsına münhasırdı. Evde hakim olan dil Türkçe olsa da, araya İngilizce sözcükler de tüm doğallığıyla giriyordu. Özellikle Nadide Hanım’ın İngilizceden, Türkçeye kendine has çevirdiği sözcükleri vardı. Zeytin yerine zeytins, pantolon diyecekken pantolonlar, gözlük için de gözlükler derdi. Ve tüm bunlara rağmen aksanı enfesti. Yine de arada kişileri karıştırırdı. “Sen çok terbiyesiz bir çocuksunuz!” diye duyabilirdiniz. Bu cümle de, ses tonu da her şey gibi bu ailenin rutinine dahildi…

Yıldız, içine kapanık, suskun bir çocuktu. Konservatuara girene kadar da devam edecekti bu hali. Ancak pek başarılı bir öğrencilik hayatı geçirmedi. Örneğin ortaokuldayken her dönem bütünleme sınavlarına kalırdı. Yaşamında parlamaya konservatuardan sonra başlayacaktı…

Çok istenilen şeylere kolay ulaşılmama durumu anne babasından, çocuklarına da sirayet etmişti. Annesi kızlarının konservatuara gitmesini istemiyordu. Orada okuyan kızlara orospu dendiğini duymuştu. Kimse onun kızlarına böyle dememeliydi. Bazı konulardaki tutumuna kendi yaşadıkları bile engel olamıyordu. Ya da başka bir bakış açısıyla bu tutuma sebep zaten yaşadıklarının toplamıydı. Yıldız’ın ablası Güner’in de sesi çok güzeldi; ama annesi onu konservatuara göndermemişti. Yıldız, gönlüne düşen bu ateşi daha da harlamanın yolunu babasında bulacaktı. Ahmet Naci Bey, Yıldız’ı, annesinden gizli kaydettirdi konservatuara.



Yıldız, ilk kez bir öğrenci olarak ışıldamanın keyfini sürüyordu. Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Bölümü’nü sınıf atlayarak bitirmişti. Bundan sonra yolu hep aydınlıktı. Üstüne Rockfeller Bursu da kazanmış, American Theatre Wing, Neighbourhood Play House ve Actor’s Studio’da oyunculuk ve oyunculuk öğretiminde yeni teknikler üzerine çalışmalar yapma fırsatı bulmuştu. Başarı ile bitirdiği okuluna hoca olarak atanmıştı. Ankara Devlet Tiyatrosu’nda 11 yıl çalıştı.

Kardeşi Müşfik Kenter ve annesi Nadide Kenter ile

Annesi ile ilişkisi
Nadide Hanım, yaşadığı aşka ödediği bedellerin ağırlığından olsa gerek, pek tutucu bir kadın olmuştu yıllar geçtikçe. Bir yandan da sıra dışı bir aile olmalarının üzerine bıraktıkları, zaman zaman onu çocukları arasında ayrıma da itiyordu. En az anlaşabildiği çocuğu Yıldız idi. En çok Güner’i, sonra da en küçükleri Müşfik’i severdi. Güner’in durumu özeldi, doğumu oldukça zor geçmişti. Nadide Hanım’ı, 29 Ekim’de, Cumhuriyet’in ilk yılında Ankara’da apar topar hastaneye yetiştirdiler. Bu bir ölüm kalım anı idi. Doktorlar, “Anneyi mi kurtaralım, çocuğu mu?” diye sorduklarında, Ahmet Naci Bey, gözünün nuru, biricik aşkı, karıcığını kurtarmalarını istemişti. Şartlar da göz önünde bulundurulduğunda, sonuç bir mucizeydi. Nadide Hanım’ın karnını bir neşterle yardılar ve adsız bebeği oradan çıkarıp bir faraşın üzerine bıraktılar. Öleceğine o kadar emindiler ki! Nadide Hanım, bebeğinin yaşaması için hep dua ediyordu. Ve Güner, kendisinden umut kesilip bırakıldığı faraştan tutunmuştu yaşama. Görecek günleri, yaşayacak bir ömrü vardı. Ancak raşitik idi.

Tanrı’nın, kızını ona bağışladığını düşünen Nadide Hanım, bir ömür pek düşkün olacaktı Güner’e. Ve ona olan düşkünlüğünün Yıldız’a yer yer acı yansımaları da. Bir anısını şöyle paylaşacaktı Yıldız yıllar sonra:

“ Güner’i bir gün yatağa yatırdılar, çikolatalar, şekerler, çekirdekler filan. Güner de böyle yatıyor. Sonradan öğrendim ki, Güner regl olmuş, annem ona bir kutlama yapıyor. Ben de o günü bekliyorum, ben de yatağa yatacağım, çikolatalar, şekerler. O gün geldi, ben tuvaletten bağırıyorum, "Anneeeee geeeeeel" Kapı da kilitli. "Geldim aç kapıyı" dedi. Heyecan içinde açtım, beni de kutlayacak diye. Bir tokat. "Bir daha kapını kilitleme!" diye. Şimdi bakınca geriye, heyecanla takdir edilmeyi beklediğim anlarda tokat yediğimi hatırlıyorum.”



Yıldız, ailesini ne kadar çok sevse de, bir yanı kırık bir çocuktu. Yediği bu tokatlar, kalbine çöreklenip yerleşiyordu. Bir yanı ailesine kıyamazken, bir yanı yürek sızısı oluyordu…

Nadide Hanım, en az Yıldız ile anlaşsa da, ölünceye dek onunla yaşadı. Bazen Yıldız sorardı ona sinir etmek, tatlı tatlı uğraşmak, belki bazen sitem etmek için:

"Senin bir sürü çocuğun daha var. Niye onların yanına gitmiyorsun?"

Nadide Hanım’ın kararlığından vazgeçmeden, sevgisini pay eden yanıtı sarıveriyordu Yıldız’ın çocuk ruhunu:

"Onları seviyorum ama sana güveniyorum."

Hayattaki iki büyük pişmanlığı
Yıldız, Rockfeller bursunu kazanmıştı; Amerika’ya gidecekti. Gitmeden önceki akşam birkaç arkadaşını yemeğe çağırmak istiyordu. Birkaç sene burada olmayacaktı. Tek sorun, babasının içecek olmasıydı. O gece, ondan içmemesini rica etti; ama Ahmet Naci Bey pek sinirlenmişti. Bir rica kavgaya dönüştü ve sonra babası, Yıldız’ın yüreğine kıymık olup batacak o sözleri döküverdi dudaklarından:

"Cehennemin dibine kadar yolun var. Git, gelmez ol. Gelecek olursan da beni bulma inşallah!"

Ahmet Naci Bey’in bazen dilinin kemiği olmuyordu böyle. Aslında Yıldız da alışkındı onun bu haline; ama bu kez uzaklara gidecek ve bir süre dönmeyecekti. İçi çok acımıştı. Neyse ki babacığı, güzel kızının kalbini böyle kırık bırakmadı. Ona bir mektup yazmış, almıştı gönlünü:

"Aklım orada diyorsun, yüreğim buruk. Af diliyorsun sonra da. Anam suratlı kızım, sen de biliyorsun ki, af dilemesi gereken benim. Diliyorum da nitekim. Ama ne olmuş yani, bağırdık, çağırdık, attık içimizdeki pisliği, arındık. Bitti. Hayyam’dan bir dörtlükle kapatıyorum yavrum bu bahsi:

Neylesem bu benim iç kavgalarımla

Pişmanlığım, kendi düşmanlığımla

Sen bağışlasan da, ben yerim kendimi

Neylesem bu yüz karam, bu utancımla..."

Bu mektubu aldığında Yıldız’ın yüreği ferahlamıştı doğrusu. Ancak yüreğine daha büyük bir köz düştü. Babacığı Ahmet Naci Bey, 61 yaşında hayata gözlerini yummuştu ve Yıldız, yanında olamadığı için kalbinin payına düşen o müthiş pişmanlığı yaşıyordu…

Hayat, bir benzer pişmanlığı da annesiyle yaşatacaktı ona. Nadide Hanım zatürre olmuş, iyileşmişti ki bir kere daha düştü yataklara. Hastaneye kaldırdılar. O gün de Yıldız’ın oyunu vardı. Oyun sonrası annesinin yanındaydı. Ertesi gün de iki oyunu daha vardı. Bir yanı hastanede kalmak istiyordu; ama annesinin de iyi olduğunu söylüyorlardı. Arkadaşları da Yıldız’ın yarın çok yorulacağını düşünerek, “Gidelim!” diyorlardı. Hem sonuçta annesi de iyiydi işte. Sabah 4’te aldığı telefonla, babasının ölüm haberinin yanına bir pişmanlık daha çöreklendi:

“Annenizi kaybettik…”

Bu cümle büyüdükçe büyüdü, kulaklarında yankılandı. “Aslan gibi ölmektense, köpek gibi yaşamayı tercih ederim.” diyerek yaşama bağlılığını ifade eden Nadide Hanım hayata gözlerini kapamıştı ve Yıldız, sabahın kör saatinde, ailesine dair bir tren seferi daha kaçırmış olmanın sızısını kalbinde hissediyordu…

Kenter Kardeşlerin tiyatro dolu yaşamı
Yıldız, Amerika’dan dönmüştü. Ankara Devlet Konservatuarı’nda Hocalık edeceği günler de başladı. Burada 1959’a kadar çalışacaktı. 1950’lerin başında, Mahmut Abisinin “Senin adam olacağın yok, bari artist ol!” yönlendirmesiyle Müşfik de ablası Yıldız’ın izinden giderek Ankara Devlet Konservatuarı, Tiyatro Bölümü’ne girmişti. 1955’te mezun oldu. Yıldız Kenter ve Müşfik Kenter, yılları içinde ülkenin en özel isimlerinden olacaktı…

Yılları birbirlerine destek olarak kovaladılar. Tiyatro, günden güne damarlarında dolaşan kandan farksızdı. Muhsin Ertuğrul, Ankara Devlet Tiyatrosu’ndan uzaklaştırıldığı için Kenter Kardeşler de istifa ederek İstanbul’a gelmişti. Burada Muhsin Ertuğrul ile birlikte Muammer Karaca Tiyatrosu’nda oyunlar sahnelemeye başladılar. “Salıncakta İki Kişi” oyunları çok başarılı olmuştu. Ardından “Çöl Faresi” ve “Öfke” geldi. Şükran Güngör ve Kamran Yüce ile yolları da bu dönemde kesişti. Şimdi akıllarında kendi tiyatrolarını açmak vardı. Nasılsa bundan böyle yaşamlarında başka bir ihtimal yoktu. Muhsin Ertuğrul ve Muammer Karaca’nın desteği ile “Site Tiyatrosu” adını verdikleri tiyatrolarını kurdular. Sadri Alışık ve Çolpan İlhan da onlarlaydı. 1962’de “Kent Oyuncuları” adını aldılar. Karaca ve Dormen Tiyatroları’nda oyunlarını sahneliyorlardı. Zamanla kadrolarına Kemal Sunal, Erdal Özyağcılar, Tuncel Kurtiz, Nisa Serezli, Ali Poyraoğlu gibi değerli isimler de katıldı…

Zamanla çok sevilen işlerle kendilerinden daha çok söz ettireceklerdi. 1968’de, Kenterler ve Şükran Güngör, Harbiye’de, yıllarca nice oyunla dolduracakları tiyatro binasını yaptılar. Bugüne dek emeklerinin karşılığı kazandıkları tüm parayı burası için harcamışlardı. Her şey kalplerinde güneş gibi parlamaktan vazgeçmeyen tiyatro içindi. Başardılar, başarıyorlar, başaracaklardı…



Aşk sonradan geldi
Yıldız, tiyatro sanatçısı Nihat Akçan ile 1951’de ilk evliliğini yapmıştı. Bir sene sonra da “Leyla” adını verdikleri kızları geldi dünyaya. Ancak bu evlilik sadece 7 yıl sürdü…

Şükran Güngör ile

Şükran Güngör ile yine tiyatro vesilesi ile tanıştıklarında Yıldız 28, Şükran 30 yaşındaydı. İlk görüşte çarpan aşklardan değildi onlarınki. Aynı sahneyi paylaşmanın, arkadaşlık edebilmenin lezzetini tatmışlardı. Yıldız, yıllar sonra şöyle anlatacaktı bu aşkın huzurunu: “Düzensiz, kaypak bir yaşamdan sonra güveni, huzuru, hoşgörüyü, anlayışı, saygıyı arayan iki insandık. Bizi bunlar yakınlaştırdı. Aşk, sonradan geldi.”

Aşk huzurluydu; ama anneler evlenmelerine karşıydı. Yıldız’ın annesi ilk evliliği ayrılıkla sonlandığından “Bir kere denedin, olmadı.” diyor, Şükran ile de evliliğinin yürümeyeceğini söylüyordu. Şükran’ın annesi de Yıldız’ın dul ve çocuklu oluşunu kabul etmiyordu. Tabii gönül ferman dinlemedi. 1964’te, “Pembe Kadın”da oynuyorlardı. Bir günün çıkışında, Teşvikiye’deki bir dostlarının evinde gizlice evlendiler. Sonra da ailelerinin yanlarına döndüler. Bir ev kuracak paraları yoktu. Bir süre gizli kaldı evlilikleri; ama nihayet açıklayıp kendi evlerinde yaşamaya da başladılar. Nadide Hanım, sütten yanan ağzından sonra yoğurdu üflüyordu; ama kuruntusunda haksız çıkacaktı. Bu aşktan doğan evlilik, 2002’de Şükran Bey pankreas kanserine yenik düşene dek, tam 38 sene huzurunu hiç yitirmeden devam etti…

İlk filmi Vatan İçin'de, Cahit Irgat ile


Sıra dışı tarzı ile dünya sahnesinden bir Yıldız geçti
Yıldız, sahneye ilk kez profesyonel olarak 12 Aralık 1948’de, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda, Shakespeare’in “Onikinci Gece” oyunu ile çıkmıştı. İşte o gün Muhsin Ertuğrul, “Yıldız, iki gözüm, kızım” diye seslenerek şunları söylemişti Yıldız’a:

“Bugün senin meslek hayatına ilk adımını attığın mübarek bir gündür. Mübarek diyorum, çünkü Shakespeare gibi bir dâhinin ‘Onikinci Gece’ kadar güzel bir eserinde baş kadın rolü oynayarak sahneye atılmak, şimdiye kadar çok az bahtiyara nasip olmuştur. Fakat sakın bu başlangıç seni gurura sürüklemesin; bilakis daha çok çalışmaya ve daimi bir tevazua bağlasın…”

Yıldız, Hocasından duyduğu bu övgü ve öğüt dolu sözlerle şekillendirecekti yaşamını. Kulağına küpe edecekti bu özel sözleri… Yıllarca mesleğini aşkla yaptı. Sadece Türkiye’de değil, dünya sahnelerinde de oyunlarda seyircisi ile buluştu. Amerika, Kanada, İngiltere, Hollanda, Danimarka, Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Kıbrıs’ta oyunlarını Türkçe oynadı…

Ömrünü öğrenmeye ve öğretmeye adamıştı. Bu başarı tesadüfi değildi. Amerika ve İngiltere’de yıllarca “Değişen Eğitim Metotları” ve “Oyunculuk Metotları” üzerine çalışmalar yapan Yıldız Kenter, İstanbul ve Ankara Üniversitesi’ne bağlı konservatuarlarda Hocalık yaptığı dönemde de hep sıra dışı yönü ile bilindi. Her zaman titiz ve disiplinliydi. Özel yetenek sınavlarında beklediği roller bir şehir efsanesi olup öğrenciler arasında dilden dile anlatılırdı. “Salatalık ol! Yoğurt ol!” gibi roller verebiliyordu. Bunun yanında bir de uzun etekli kızların eteklerini kaldırmasını istediği için eleştiriliyordu. Ancak söz konusu oyunculuk olduğunda kesinlikle netti. Bu konuda açıklamasını, “Düzgün bacakları görünce ‘tamam’ dedim. Çünkü bir oyuncu oynarken bedenini de ortaya koyar.” şeklinde yapıyordu…

Yıldız Kenter’e göre bir oyuncu, ruhu ve bedeni ile bir bütün halinde sahnede bulunmalıydı. 1995’te, Refik Erduran’ın “Ramiz ile Jülide” oyunu için verdiği afiş pozlarında pek cesurdu. İlk tepki olarak yine oklar üzerinde belirmişti. Sonra fotoğraftaki kadın vücudunun bir mankene ait olduğu iddia edildi. Oysa Yıldız Kenter, her zaman bir bütün olarak sahnedeydi. Şaşırtmaktan hiç vazgeçmedi. Enerjisi ile büyülüyordu. 2009’da, Eugene Stickland’ın, “Kraliçe Lear” oyununda herkesi hayrete düşürdü. Sahnede amuda kalkmıştı ve 81 yaşındaydı…

Süleyman Demirel ile

Süleyman Demirel’e aşk mektubu
Yıldız Kenterler, tiyatrolarını kurarken siyasetçi Kazım Taşkent, onlara faizi ile geri ödemek üzere 350 bin lira borç vermişti. Taksitle ödüyorlardı ki, Kazım Bey vefat etti. Onun bu ani ölümü işleri karıştırmıştı. Yıldız, icra yoluyla tiyatrolarının satışa çıkarıldığını gazete ilanında görmüştü. Öyle afallamıştı ki, aklına gelen ilk şeyi yaptı. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’di. Hemen telefon ederek bir randevu aldı ve durumunu anlattı. Demirel, “Üzülmeyin Yıldız Hanım, hallederiz!” demişti. Gerçekten de sorun çözülmüştü. Kenter Tiyatrosu kurtulmuştu. Aradan yıllar geçti, Yıldız bu iyiliği hiç unutmadı. Sonra bir gün, Demirel verdiği bir röportajda şöyle diyordu:

“Hiç aşk mektubu almadım.”

İçi burkulmuştu Yıldız’ın. Atan kalbi buna razı olmadı, hemen oturdu ve bir mektup yazdı. “Bu bir aşk mektubudur!” diye başlamıştı satırlarına.

“Siz hiç aşk mektubu almadınız; ama büyük bir aşkla bağlı olduğum tiyatromun icra yoluyla satışını engellediniz, bana geri verdiniz. Dolayısıyla bu sonsuz tiyatro aşkımın içinde o günden beri siz de oldunuz hep…” diye de özenle eklemişti.

Ruhundan kopan her bir sözcük, Demirel’in de, eşi Nazmiye Hanım’ın da yüreğine işledi. Demirel, “Yaşasın, yazdın!” demişti. Birkaç gün sonra da Nazmiye Hanım , “Size çok teşekkür ederim” demek için aramıştı. Kalpten gelen bu etkisi kocaman küçük adımın, artık kelimelerle bir tarifi yoktu…


Öldüğü gün aslında onun değil, çok sevdiği, huzuru tattığı kocasının da ölüm günüydü. Çünkü şöyle demişti bir keresinde bir röportajında: “Ancak ben öldüğüm zaman Şükran da ölecek. Ben ölmeden o ölemez.” Şimdi birlikte ses çıkaran maharetli ellerinin buluşması aslında bu son rolü. Dünyada olmanın vaktini tamamlayıp ait olduğu yere varmanın huzuru belki…

Gönülden bir aşkla sahnede parlayan, evinde, hayatında kalpten bir aşkla huzuru tadan, yüreğine ektiği iyilik tohumlarını bir ömür öğrenmeye açık ruhu ile yeşerten bir Yıldız Kenter geçti bu dünyadan…

İyi ki…
Damla Karakuş

31 Temmuz 2020 Cuma

Süleyman Turan

Süleyman Turan (d. 19 Kasım 1936; İstanbul- ö. 10 Eylül 2019; Kadıköy, İstanbul), Türk sinema ve tiyatro sanatçısı...



Hayatı
Sanat hayatına tiyatro ile başlayan Süleyman Turan, bir dönem dergi ressamı olarak çalıştı. Filmlerin dışında uzun zaman karikatür ve resim yaptı. Çizimleri uzun zaman “Akbaba” dergisinde yayımlandı. Akşam gazetesinde çizgi roman çizmeye başladı. Afişler, kitap kapakları hazırladı. Senaryolarını da kendisinin yazdığı çizgi roman ressamlığına Sabah gazetesinde devam etti. 1963 yılında bir derginin açtığı yarışmayı kazanarak sinemada yer aldı. Genellikle 'esas oğlan'ın sadık dostu rollerinde, sevecen tiplemesiyle başarılı olup beğeni kazanmıştır. Süleyman Turan, üç film senaryosu yazmış, çeşitli sinema filmleri ve dizilerde rol almıştır.


Çocukluğu ve eğitim hayatı
Süleyman, 19 Kasım 1936’da, İstanbul Kadıköy’de dünyaya geldiğinde ailesi, ona, “Süleyman Başturan" adını verdi. Soyadı, sinemaya ilk adım attığı film ile “Turan” olacaktı. Sanata yatkın bir çocuktu. Daha küçük yaşlarda fark ettiği bu tutkusu ile halkevlerinden çıkmaz olmuştu. Burada resim atölyelerine katılıyor, sanatın ruhuna bulaşmasına çocuk kalbiyle yer açıyordu. Sanatla büyüttüğü kalbi, ruhunu herkese tanıtacak güçteydi…



Eğitimine doğduğu semtte, Kadıköy’de başladı. Lise eğitimini Haydarpaşa Lisesi’nda alan Süleyman, gün gelecek en yakın dostum diyeceği Göksel Arsoy ve İzzet Günay ile de burada, lise sıralarında tanışmıştı. Sıra üniversite eğitimine gelmişti. Sinema, resim için yanıp tutuşuyordu; neden sebep İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi Bölümü’nde okumaya başladı. Ancak 3. Sınıfa kadar devam etti. Aslına bakılırsa aklı ve ruhuyla başka yerlerde gezinen biri için uzun bile sürmüştü.

Zaten bu 3 yıl da sanatsız geçmedi ya! Gürdal Onur adında bir arkadaşı tiyatroda oynuyordu. Süleyman da her gece onun kulisindeydi. Bu tiyatroyu, ünlü tiyatro sanatçısı Saim Alpago kurmuştu. Süleyman’ın her gece burada oluşu, gözlerden kaçacak gibi değildi. Oyunu da ezberlemişti artık. Bir gün oyunculardan Selim Naşit gelemeyince, onun yerine sahneye bile çıkmıştı. Bundan böyle de sanatsız, sahnesiz olur muydu hiç! Uzun bir yol vardı önünde…

Süleyman Turan Japonya’da
Süleyman bu süreçlerden geçedursun, askerlik de gelip çatmıştı. Yedek subay olarak görevine başlamıştı ki, Kore Savaşı patlak verdi. Süleyman, Türk birliğine katılmak için Japonya görevine giderken düşünmemişti bile.

Savaşın ortasında bile ruhu onu bırakmıyordu. Sanat, onu bir kıskaca almış, kendisinin olmadığı bir yaşam düşünmesine izin vermiyordu. Evrende insanın her halinin bir karşılığı vardı madem, Süleyman sanat dolu bir yaşamı seçiyordu. Hal böyle olunca, Süleyman da ilk sahne tecrübesini askerde yaşadı. Bir yanı bunu ilk sayıyordu. Çünkü ilki Selim Naşit’in rolüydü. Oysa bu kez, oynadığı rol kendisinindi. Görevleri devam ederken NATO askerleri arasında bir yetenek yarışması düzenlenmişti. Askerlerimiz, yarışmaya İngilizce bir piyesle katıldı. Süleyman’ın, ilk kez sahnede olmanın heyecanını tattığı bu yarışmada, birinci olmuşlardı…



Bir şekilde artık sahnenin tadını almış, sanatın kanına alyuvar olup gezinmesine izin vermişti. Askeri görevi bitse de, o, hemen evine dönmedi. Ruhunun buralarda işini bitirmediği belliydi. Uzunca bir süre Uzakdoğu ve Amerika’da yaşadı. Tekrar evine döndüğünde ise, hem ne yapacağını biliyordu, hem de kafası karışıktı. Tabii hayatının devam etmesi için para kazanması gerekiyordu. Dergilere karikatür çizdi. Kısa bir süre Veli Efendi’de bilet bile sattı. Her şey insan içindi, elbet yürüyeceği yol önünde uzayacaktı. Ressam, şair, yazar, senarist, oyuncu yönünü bir bir fark edecekti…

Sanat yaşamına ilk adımını tiyatro ile atmıştı, evet. Ardından sinema da gelecekti. Oysa bir dönem dergi ressamlığı yaptı. Karikatür ve resimleri uzun bir süre “Akbaba Dergisi”nde yayımlandı. Akşam Gazetesi’nde, çizgi romanlar çizdi. Bir dönem de, senaryosunu da yazdığı çizgi romanlarını Sabah Gazetesi’nde yayımladı. Bu, 15 yıl sürecekti. Afişler, kitaplara kapaklar hazırladı…

Sinemaya ilk adım
Süleyman’ın bu resimler, karikatürler, senaryolar arasında tiyatro serüveni de tam anlamıyla 1962’de başladı. “Harput’ta Bir Amerikalı” oyununda başroldeydi. Döneminin her aktörü gibi, onun da yolu Ses Dergisi Yarışması’ndan geçti. Ajda Pekkan ve Ediz Hun’un birinci olduğu 1963’te katıldığı bu yarışmayı, Süleyman da kazanmıştı.

Sinemaya adım attığı ilk filmi, yönetmen koltuğunda Osman Seden’in oturduğu, önemli rollerinde Hulusi Kentmen, Türkan Şoray, Öztürk Serengil, Tamer Yiğit’in oynadığı “Sayın Bayan”dı. Bir yetkilinin soyadını ismiyle birlikte çok uzun bulması sebebiyle “Turan” olarak değiştirdi. Süleyman Turan, Yeşilçam’a ilk adımını işte böyle atmıştı. Onu en çok esas oğlanın sadık dostunu canlandırdığı, sevecen, güleç rolleriyle izledik, sevdik. Öyle ki gözümüzde esas oğlandan bir farkı kalmıyor, zaman zaman ondan bile değerli oluyordu. Bunun yanında üç tane de film senaryosu yazdı. Bunlardan ikisi, 1982’de “Baş Belası”, 1997’de “Sevgili Dayım”dı. Pek çok filmde, dizide çıktı karşımıza…

Süleyman’ın ilk filmdeki rolü çok küçüktü. Bir sonraki “Koçum Benim” filminde daha önemli bir rolü vardı. Üstelik Ayhan Işık ile birlikte oynuyordu. En önemli performansını 1970’te, Ekrem Bora ile rolleri paylaştığı “Dikkat Kan Aranıyor” filmindeki, akıl hastanesinden kaçan deli rolüyle sergiledi.

70’li yıllar, aynı zamanda Süleyman Turan’ın sinemadan uzaklaştığı zamanlardı…

Yeşilçam’ın darboğaza girdiği o yıllarda konuşturdu işte ressamlığını. Karikatür işleri ile kazanıyordu yaşamını. En son 2009’da, Cemal Şan’ın “Sonsuz” filminde rol aldı.

Süleyman Turan, bugüne dek toplamda yaklaşık 160 film ve dizide oynadı. Türkiye’nin onu tanıdığı, en ünlü olduğu rolü ise, kuşkusuz 1999-2002 yılları arasında “Yılan Hikâyesi” dizisinde hayat verdiği Komiser Kemal’di.

Karısı Candan Öncü ve kızı Beliz


Ölümü
19 Kasım 1936'da Kadıköy, İstanbul'da doğan oyuncu Süleyman Turan 10 Eylül 2019'da doğum yeri Kadıköy'de kalp krizi sonucu 82 yaşında vefat etmiştir. Turan'ın cenazesi Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verilmiştir.



Ödülleri
1971 Adana Altın Koza Film Festivali, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü, Yarın Son Gündür
1972 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü, Güllü

Filmografisi
Son Bir Aşk (2015)
Yahşi Batı (2010)
Sonsuz 2009
Kabadayı (film) 2007
Yılan Hikayesi 1999 2002
Sırılsıklam 1998
Hatıralar / Her Şey Sizin İçin 1997
Aylaklar 1994
Kimsesizler 1994
Yıldızlar Gece Büyür 1991
Acı 1988
Es Deli Rüzgâr 1988
077 Hızır - Acil Servis 1988
Bir Çember Kırılırken 1987
Kuruluş/Osmancık 1987
Sevdim Seni 1987
Vurmayın 1987
Yapayalnız 1986
Kıskaç 1986
Acı Sevda 1985
Sosyete Şaban 1985
Alkol 1985
Acımak 1985
Kaçış 1985
Acıların Çocuğu 1985
Kanun Adamı 1985
Kadın Bir Defa Sever 1984
Ayşem 1984
Ejderin İntikamı 1984
Darbe 1984
Halk Düşmanı 1984
Dönme Dolap 1983
Gizli Kuvvet 1983
Dostlar Sağolsun 1983
Bataklıkta Bir Gül 1983
Kurban 1983
Küçük Ağa 1983
Şaka Yapma 1981
Bay Alkolü Takdimimdir 1981
Köşe Kapmaca 1979
Vah Başımıza Gelenler 1979
Kalleş Adam 1979
Üç Tatlı Bela 1979
Cevriyem 1978
Yüz Numaralı Adam 1978
Sevgili Dayım 1977
Hatasız Kul Olmaz 1977
Lanet / İlenç 1977
Bir Adam Yaratmak 1977
Delicesine 1976
Nereye Bakıyor Bu Adamlar 1976
Gel Barışalım 1976
İzin 1975
Delicesine 1975
Tatlı Tatlı 1975
Fıstıklar 1975
Gördüğün Yerde Vur 1975
Haydi Gençlik Hop Hop 1975
Panik 1975
Yatak Hikayemiz 1975
Gece Kuşu Zehra 1975
Çapkın Hırsız 1975
Beş Milyoncuk Borç Verir misin 1975
Dayı 1974
İstek 1974
Yalnız Adam 1974
Reisin Kızı 1974
Hostes 1974
Kısmet 1974
Kara Pençe'nin İntikamı 1973
Düşman 1973
Öksüzler 1973
Siyah Gelinlik 1973
Kara Pençe 1973
Kaderim Kanla Yazıldı 1973
Ben Böyle Doğdum 1973
Katran Bebek 1973
Yabancı 1973
Zalim 1973
Ölüm Satanlar 1973
Elveda Meyhaneci 1972
Aşk Fırtınası 1972
Delioğlan 1972
İblis 1972
Gece 1972
Bir Aşk Bin Ölüm 1972
Şehmuz 1972
Hayatımın En Güzel Yılları 1972
Çöl Kartalı 1972
Korkusuz Kaptan Swing 1971
Yarın Son Gündür 1971
Yedi Kocalı Hürmüz 1971
Asrın Kadını 1971
Çıngar Başlıyor 1971
Güllü 1971
Kalleşlere Af Yok 1971
Ölüm Korkusu 1971
Sevimli Hırsız 1971
Kinova - Demir Yumruk 1971
Üç Öfkeli Adam 1971
Üç Kabadayı 1971
On Küçük Şeytan 1971
Ayşecik Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde 1971
Kaderin Ağları 1970
Devler Geliyor 1970
Mağrur Kadın 1970
Kalbimin Efendisi 1970
Gölgedeki Adam 1970
Üç Kral Serseri 1970
Küçük Hanımın Şoförü 1970
Akrep Tuzağı 1970
Dikkat Kan Aranıyor 1970
Yeşil Kurbağalar 1970
Gönül Meyhanesi 1970
Tatlı Meleğim 1970
Çakırcalı Mehmet Efe 1969
Öldüren Aşk 1969
Boş Çerçeve 1969
Damga 1969
Kahraman Delikanlı 1969
Muhabbet Kuşu 1969
Bir Çirkin Adam 1969
Kan Su Gibi Akacak 1969
Gül ve Şeker 1968
Maskeli Beşlerin Dönüşü 1968
İngiliz Kemal 1968
Gönüllü Kahramanlar 1968
Korkusuz Yabancı 1968
Tek Kurşun 1968
Aşkım Günahımdır 1968
Kezban 1968
Maskeli Beşler 1968
Karaoğlan Yeşil Ejder 1967
Hindistan Cevizi 1967
Silahsız Dövüşelim 1967
Zehirli Hayat 1967
Sinekli Bakkal 1967
Aslan Yürekli Reşat 1967
Demir Yumruklu Üçler 1967
Erkek Adam Sözünde Durur 1967
Yıkılan Yuva 1967
Yarın Çok Geç Olacak 1967
Kardeş Kavgası 1967
Serseri 1967
Üç Sevdalı Kız 1967
Denizciler Geliyor 1966
Siyahlı Kadın 1966
Meleklerin İntikamı 1966
Vatan Kurtaran Aslan 1966
Fatih'in Fedaisi 1966
İntikam Ateşi 1966
Fırtına Beşler 1966
Ölüm Yaklaşıyor 1966
İhtiras Kurbanları 1966
Altın Küpeler 1966
Üç Kardeşe Bir Gelin 1965
Sevgili Öğretmenim 1965
Artık Düşman Değiliz 1965
Garip Bir İzdivaç 1965
Bir Gönül Oyunu 1965
Babamız Evleniyor 1965
Severek Ölenler 1965
Beş Şeker Kız 1964
Gençlik Rüzgârı 1964
Bana Derler Külhanlı 1964
Muhteşem Serseri 1964
Gecelerin Kadını 1964
Koçum Benim 1964
Hızır Dede 1964
Kral Arkadaşım 1964
Kimse Fatma Gibi Öpemez 1964
Sayın Bayan 1963
Beyaz Güvercin 1963
Damla Karakuş

2 Temmuz 2020 Perşembe

İlk kadın heykeltraşımız Sabiha Bengütaş

Ailesine, topluma, resmi makamlara direndi ille de ‘heykel’ dedi. Dediğini yaptı Sabiha Bengütaş bu ısrarında direndi ve  Türkiye’nin ilk kadın heykeltraşı oldu. Üzerine yöneltilen baskılar onu sanatından bir an olsun uzaklaştıramadı. Kadın olduğu için elinden alınan ödülünün yarattığı kırıklığa tutundu. Sanat okulunun koridorlarındaki küçük kız çocuğundan Moskova’da sergi açan azimli bir kadın yarattı. 

Heykel henüz daha Türkiye’de yeni yeni öğrenilir ve yeni bir düzene geçisin sarsıcı izleri etkisindeyken, sanat okulunun koridorlarında bir ilke imza atmaya cesaret etti o.

Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşı olan Sabiha Ziya Bengütaş, 1904 yılında İstanbul’da dünyaya geldi.

Sabiha çocukken babası Ziya Bey’in görevi nedeniyle 4 yıl Şam’da yaşadı. Burada Fransız Katolik Mektebi’nde eğitim aldı.

4 yıl sonra ailesi birlikte İstanbul’a dönerek Büyükada’ya yerleşen Sabiha’nın resme olan tutkusu çocukluğunda başladı.

Sabiha daha küçük yaşta resim sanatına büyülenmişti. Okulda, evde bir an olsun kalemlerinden boylarından ayrı kalmazdı.

İlerleyen yıllarda heykellere elleriyle ruh ve can katacak olan Sabiha, henüz 16 yaşındayken 1920’de Sanayi-i Nefise Mektebi’nin (Bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) resim bölümüne kaydoldu.


Resim bölümünde dönemin başarılı ressamlarından Feyhaman Duran’ın öğrencisi oldu.

Sabiha’nın devamında heykel bölümüne giren ilk kız öğrenci olma hikayesi ise kendine kendine yaptığı bir büst ile gerçekleşti.

Sabiha o anları ve heykele başlama serüvenini şöyle anlatıyor:

1920’de Sanayi-i Nefise Mektebi’nin Resim Şubesi’ne girdim. Bir gün kendi kendime, antik bir büstü kopya ettim. Eseri gören Heykel Şubesi Hocam İhsan Bey, bunu benim yaptığıma inanamadı. Gerçeği öğrenince “sen, evin temelini yapmadan çatıya çıkmışsın” diyerek beni yüreklendirdi

Bu cümlenin kendisine dokunduğunu ve bir tepkiye sebep olduğunu söyleyen Sabiha, diğer tüm işlerini bırakarak bütün hafta bu büste çalıştı.

Sabiha’nın azmi ona başarının kapısını araladı. Hocası İhsan bey bu büstü çok beğendi.

Üstelik o dönemde heykeltıraşların değil canlı modelleri, atölyeleri bile yoktu.

Hele ki bir kadın böylesi bir yolun öncüsü olsun ihtimal değildi.

İhtimal değilken gerçek oldu.


Ve heykelle tanışmasının ardından asıl tutkusunun bu alan olduğunu anlayan Sabiha bölüm değiştirdi:

Sanayi-i Nefise Mektebi’nin Resim Şubesi’nde bir yıl çalıştıktan sonra bölüm değiştirerek, Heykel Şubesi’ndeki 3 erkek öğrenci arasına ilk kız öğrenci olarak katıldım.

Lakin bu değişiklik toplum nezdinde olduğu kadar Sabiha’nın ailesinde de hoş karşılanmadı.

Sabiha heykel bölümünde okumak istediğinde ailesi bu karara şiddetle karşı çıktı. Ancak Sabiha’nın tutkusu baskın çıktı ve heykel bölümünün ilk kadın öğrencisi olarak eğitimine başladı.

Sabiha heykel bölümündeki eğitimine hastalığı nedeniyle 2 yıl ara verdi ancak bu dönemde heykelden kopmadı ve hiç bir sergiyi kaçırmadı.

İhsan Özsoy’un öğrencisi olan Sabiha bir heykelin ham maddesini tüm ayrıntılarını, küçük nüanslarını yutarcasına öğrendi.

Heykelin tozuna buladı zihnini ve ruhunu.

Yıllar sonra verdiği bir röportajda heykele karşı duyduğu kuvvetli aşkı şöyle ifade edecekti:

Hayatımı bu mesleğe adamaya gelince, buna hiç düşünmeden ‘evet!’ derim. Çünkü yaşamımı çalışmakla zevkli bulurum.

Kazandığı ödül kadın olduğu için elinden alındı

Sabiha, okulunda açılan bir yetenek yarışmasında birinci olarak Avrupa’da eğitim almak üzere hak kazandı. Ancak bu eğitime onun yerine bir erkek öğrenci gönderildi. Hakkı gasp edildi.

Sabiha yıllar sonra yarışmayı kazanmasına rağmen gönderilmemesine ilişkin şunları söylemişti:

Fakat maalesef yine sırf kadın olduğum için benim yerime Ratip Efendi isminde bir arkadaşımı gönderdiler.

Bölümü birincilikte bitiren Sabiha yeniden heykel alanında bir yarışmaya katıldı ve kazandı.

 

Okul hatta resmi yetkililerin tavrı aynı oldu, kadın olduğu için yine Sabiha’yı değil ikinci olan bir erkek öğrenciyi göndermek istediler İtalya’ya. Lakin bu çelme takma hamlesi bu kez başarılı olmadı ve Sabiha İtalya’nın yolunu tuttu.

‘Bir kadından sanatçı olmaz’ diyenlere dudağının kenarına yerleştirdiği gülüşü ve eserleri ile cevap verdi Sabiha.

Erkek egemen heykel dünyasındaki ezberleri bozdu

Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nde Prof. Luppi’nin atölyesinde ihtisas yapan Sabiha, İtalya’da kendisini mesleki alanda oldukça geliştirdi.

Sadece kendi ülkesinde değil eğitim için gittiği Roma’da da ‘Türkiye’nin ilk kadın heykeltraşı olarak anıldı.

Eğitimin ardından Türkiye’ye dönen Sabiha, Taksim Meydanı’ndaki heykeli yapan ünlü İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’nın asistanlığını yaptı. Ve onunla birlikte İtalya’ya giderek 18 ay atölyesinde çalıştı.

Sabiha, Türkiye’de yalnızca erkeklerin egemenliğinde olan heykel dünyasındaki ezberleri bozdu.

Sabiha, 1925’te Geleneksel Galatasaray Sergisi’ne katılan ilk kadın sanatçı oldu.

Gördüğü her şeyi en sade şekliyle sanata yansıtma taraftarı olan Sabiha’nın bu sergide 3 eseri yer aldı.

Aynı sergiye Sabiha ile birlikte Türkiye’nin ikinci kadın heykeltıraşı Melek Ahmet de katıldı.
Bir sonraki yılki sergide yine Sabiha’nın eserlerine yer verildi. 1926’daki sergide Sabiha’nın üç eseri büyük takdir topladı. Bunlar Hakkı Şinasi Paşa, Prof. Dr. Âkil Muhtar ve Ressam Hikmet Bey’lerin büstleriydi.

Sabiha, dönemin ünlü şairi Abdülhak Hamit Tarhan’ın torunu diplomat, Şakir Emin Bengütaş’la evlendi.

Eşinin işi nedeniyle ülke ülke gezmek durumunda kalan Sabiha çalışmalarına ara vermeksizin gittiği her yerde devam etti.

1933’te evlenen Sabiha eşinin görevi gereği önce Belçika’ya gitti. Buradaki müzeler ve sanat eserleri Sabiha’nın sanat çizgisini olumlu anlamada etkiledi, katkı sundu.

Eşinin görevi sırasında Rusya’nın başkenti Moskova’da bulunan Sabiha burada bir sergi açtı.

Tass Ajansı büyük beğeni toplayan serginin başarısını anlatan bir habere imza attı.

‘Gördüğümü en sade şekli ile yansıtma taraftarıyım’

Türkiyeli heykeltıraş kadınlar için kuvvetli bir esin ve güç kaynağı olan Sabiha’nın sanat anlayışını kendi dilinden dinleyelim:

Gördüğümü yapmaya taraftarım. Hem de en sade şekilde. Gördüğümü yaparken, tabiati kopya etmiyorum, şahsi görüşümü de ilave ediyorum. Tabiati harikulade severim. Daha çok peyzaj üzerinde duruyorum. Çünkü heykelde tabiati ifade etme imkanı yok. Bu itibarla tabiat hevesimi resimden alıyorum.

Mizaç itibarı ile ne klasik ne de modernim. Esasen üslûp mevzubahs olamaz. Aranılan şey, sanat kıymetlerinin mevcut olup olmamasıdır. Yalnız, şunu ilâve edeyim ki, sanatta, istediğini yapabilecek kıymette olan sanatkârların modern çalışmasını, yani cesaret göstermesini, tasvip ederim. Yoksa, acizden doğan bir modernizmin tamamı ile aleyhindeyim.

Bundan başka en modern tanınmış büyük sanatkârlar da uzun zamanlar klâsik çalışmış kimselerdir. “Mektep” teşkil edebilmiş ne kadar sanatkâr varsa, o kadar da nazariye vardır. Fakat hepsinde temel ve esas, duygu ve samimiyet değil midir ?

Çok tetkik, sıfır taklit

Sabiha 1938 yılında iki yarışmada birden birinciliğe layık görüldü.

“Çok tetkik etmek, fakat taklit etmemek taraftarıyım” diyen Sabiha, sanatın her şeyden evvel şahsi olması gerektiğine inandı.

Kalıplardan birini seçmeyip kendisine yeni ve estetik bir kalıp döken Sabiha bu anlayışını “Tabiatten, lüzumuna kani olduğum kısımları alır, diğerlerini atarım. Her eser bence bir kompozisyondur. Tabiatle kendi zevklerimi telif etmeye çalışırım” sözleri ile de açıklamıştı.

Sabiha aynı zamanda yetenekli bir portre ressamıydı. Eşinin dostunun portresini yapıp kendilerine armağan etmişti.

Sabiha’nın yaptığı Abdülhak Hamit’in büstü şairin ölümünün ardından evinin bahçesine konuldu.

Lakin ‘İslam adetlerine aykırı’ denilerek eleştirilmeye başlanan büst bir süre sonra çalındı.


Sanata adanmış bir ömrün imzası: Sabiha

Sabiha eşinin emekliliği üzerine yerleşik hayata geçerek Ankara, Bahçelievler’e yerleşti.

İlerleyen yaşı Sabiha’nın sanatını bırakmasına neden olmadı. Sihirli parmaklarıyla şekillendirdiği heykele de sanata da bağlı kaldı daima.

Eşinin vefatının ardından kendini, biraz da üzüntüsünü azaltmak için daha da sanata verdi. Bu dönemde diğer bir teselliyi ise hayvanlar da buldu. Özellikle köpeklerde.

Hayatının daha sakin ama yine sanatla temas halindeki bir sürecinde bulunan Sabiha, Nurol isimli bir kız çocuğunu evlat edindi.

Sabiha’nın özenle heykellerle donattığı hayat 88 yaşındayken sona erdi, 2 Ekim 1992’de hayatını kaybetti.

Sabiha’nın ilk yaptığı eserlerden dördü İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’de bulunuyor.


Kaynaklar:
www.sabihabengutas.com

12 Haziran 2020 Cuma

Ahmet Adnan Saygun

Ahmed Adnan Saygun (7 Eylül 1907 – 6 Ocak 1991), Türk Beşleri arasında yer alan Klasik müzik bestecisi, müzik eğitimcisi ve etnomüzikolog.


Türk müzik tarihinde Türk Beşleri olarak anılan bestecilerden birisi olan Saygun, ilk Türk operasının bestecisidir ve "Devlet sanatçısı" unvanını alan ilk sanatçıdır. Cumhuriyet Dönemi Türk müziğinin en çok seslendirilen eserlerinden "Yunus Emre Oratoryosu" en önemli yapıtıdır.

Önemli din bilginleri yetiştirmiş İzmirli köklü bir aileden gelen Saygun'un babası sonradan İzmir Milli Kütüphanesi'nin kurucuları arasında yer alacak olan öğretmen Mahmut Celalettin Bey, annesi Konya'nın Doğanbey mahallesinden gelip İzmir'e yerleşmiş bir ailenin kızı olan Zeynep Seniha Hanım'dır.

İzmir'de "Hadikai Sübyan Mektebi" adlı mahalle mektebinde başladığı ilköğrenimini "İttihat ve Terakki Numune Sultanisi" adlı çağdaş okulda devam etti. Sanat eğitimine ağırlık veren bu okulda 13 yaşında iken İsmail Zühtü (nazariyat) Rosati (piyano) ve Tevfik Bey (piyano) yanında müzik çalışmalarına başladı. 1922 yılında Macar Tevfik Bey'in öğrencisi oldu. 1925 yılında Fransız La Grande Encyclopedie'den müzikle ilgili makaleleri çevirerek birkaç ciltlik büyük bir Musiki Lugati meydana getirdi.

Hayatını kazanmak için su şirketi, postane gibi çeşitli yerlerde çalışan, İzmir Beyler Sokak'ta bir kırtasiye dükkânı açıp nota satmayı deneyen Ahmet Adnan Bey, bu denemelerde başarısız oldu ve ilkokullarda müzik öğretmenliğine yöneldi. İlkokullarda öğretmenlik yaptığı dönemde Ziya Gökalp'in, Mehmet Emin'in, Bıçakçızade Hakkı Bey'in şiirleri üzerine okul şarkıları yazdı. 1925 yılında devletin yetenekli gençleri müzik eğitimi için Avrupa'daki önemli konservatuvarlara göndermek üzere açtığı sınava girmek isteyen genç müzisyen, annesinin ani ölümü üzerine bu fırsatı kaçırdı. Orta dereceli okullarda müzik öğretmenliği yapmak için açılan sınavı kazanarak 1926 yılından itibaren bir süre İzmir Erkek Lisesi 'nde müzik öğretmenliği yaptı.


Paris'teki öğrencilik yılları

1927-1928 yıllarında "Re Majör Senfoni" yi besteleyen sanatçı; 1928 yılında Hükümetin müziğe yetenekli gençler için açtığı sınavı tekrarlaması üzerine bu sefer fırsatı yakaladı ve devlet bursuyla Paris'e gönderildi. Vincent d'Indy (kompozisyon), Eugène Borrel (Füg), Madame Borrel (armoni), Paul le Flem (Kontrpuan), Amédée Gastoué (Gregoryen ezgileri), Edouard Souberbielle (org) ile çalıştı. Paris'teyken Op. (Opus) 1 sıra numaralı Divertissement adlı orkestra eserini yazdı. Saygun’un bu bestesi 1931 yılında jüri başkanının Henri Defossé (Cemal Reşit Rey'in orkestra şefliği hocasıdır) olduğu Paris’teki bir beste yarışmasında ödül kazandı, Gabriel Pierné yönetimindeki Colonne Orkestrası tarafından önce Paris, Varşova daha sonra da Rusya ve Belçika'da seslendirildi. Eser böylece, Cemal Reşit Rey'in Paris'te seslendirilmiş bulunan üç eserinden sonra - Anadolu Türküleri" (1927), "Bebek Efsanesi" (1928) ve "Türk Manzaraları" (1929) - yurtdışında icra edilen dördüncü Türk orkestra eseri olmuştur.



Ankara yılları

Saygun, 1931'de Türkiye'ye dönüp bir süre Musiki Muallim Mektebi'nde müzik öğretmenliğine başladı, müzik imlası ve kontrpuan dersleri verdi. 1932 yılında piyanist Mediha (Boler) Hanım ile evlendi; bu evlilik bir süre sonra bozuldu.

Ahmet Adnan Bey ve ailesi 1934'te Soyadı Kanunu üzerine matematik öğretmeni babasının isteği ile "Saygın" soyadını aldı; ancak başkası tarafından alındığı gerekçesiyle bir süre sonra soyadları "Saygun" olarak değiştirildi.

Adnan Saygun, 1934 yılında devlet başkanı Atatürk'ün talebiyle, Türkiye'yi ziyaret edecek olan İran Şahı Rıza Pehlevi şerefine ilk Türk operası olan Op. 9 Özsoy Operası nı bir ay gibi çok kısa bir sürede yazdı. Liberettosunu Münir Hayri Egeli'nin yazdığı opera, Türk milletinin doğuşunu, İran ve Türk milletlerinin kökü uzak tarihe dayanan kardeşliğini ifade etmekteydi. Eserin prömiyeri 19 Haziran 1934 gecesi Atatürk ve Rıza Pehlevi huzurunda gerçekleştirildi.

Sanatçı, Özsoy'un sahnelenmesinden sonra Yalova'daki yazlık evinde kendisini kabul eden Atatürk'e Türk musikisi hakkında bir rapor sundu. Güneş-Dil ve Türk Tarihi teorilerinden etkilenerek hazırlanmış bu rapor 1936'da "Türk Musikisinde Pentatonizm" başlığı ile yayımlandı.

Yalova'dan dönüşte vekaleten Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefliğine getirilen sanatçı; bu görevini bozulan sağlığı ve İstanbul'a gidişi nedeniyle ancak birkaç ay sürdürebildi. Orkestra ile ilk konserini 23 Kasım 1934'te verdi.

1934 yılı Kasım ayı sonunda Saygun'a Atatürk'ten yeni bir opera sipariş geldi. 27 Aralık gecesi temsil edilmek üzere Taş Bebek operası nı bestelemeyi başaran sanatçı, bu operada yeni Cumhuriyet insanının doğuşunu anlattı. Eser, 27 Aralık 1934 gecesi Ankara Halkevi'nde sahnelendi; orkestrayı çok hasta olmasına rağmen bizzat Saygun yönetti.

Temsilin ardından İstanbul'a giden ve beş ay ara ile iki kulak ameliyatı geçiren Saygun'un, görevini ihmal ettiği gerekçesiyle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'ndaki ve ardından Musiki Muallim Mektebi'ndeki işine son verildi; Ankara Devlet Konservatuvarı'nın kuruluş çalışmalarından da uzaklaştırıldı. Saygun, Devlet konservatuvarlarında etnomüzikoloji bölümleri açılması yönünde çalışmalar yapmış, ancak bunlar Atatürk'ün desteğine rağmen ilgili kurumlarca hayata geçirilememiştir.



İstanbul yılları

Saygun, 1936'da İstanbul Belediye Konservatuvarı'nda öğretmenliğe geri döndü, 1939'a kadar bu görevde kaldı. Sanatçı, "Yunus Emre Oratoryosu" adlı ünlü yapıtının seslendirilişine kadar sürecek olan bir gözden düşme dönemine girmişti.

Saygun İstanbul'da iken Ankara'da devam eden yeni bir konservatuvar kurma çalışması, Saygun'un savunduğu "kültürel ulusallık" fikrini değil, "evrensel müzik" anlayışını destekleyenler tarafından sürdürüldü. Konservatuvar, bu iş için danışman olarak getirilen konservatuvar Paul Hindemith'in evrenselci müzik görüşleri doğrultusunda 1936 yılından kuruldu. Adnan Saygun ise 1936 yılında Halkevleri'nin daveti üzerine Türkiye'ye gelen Macar besteci ve etnomüzikolog Bela Bartok'a Anadolu gezisinde eşlik etti. Birlikte özellikle Osmaniye dolaylarından derledikleri türküleri notalaştırdılar. Çalışmaları, "Bela Bartok’un Türkiye’deki Halk Müziği Araştırmaları” başlıklı bir kitap haline getirilerek 1976 yılında Macar ilimler Akademisi tarafından İngilizce bastırılmıştır.

Saygun, 1939 yılında Halkevleri'nin önerdiği müfettişlik görevini kabul etti ve bu vesile ile Türkiye'yi dolaştı. 1940 yılında bir konser için Ankara'ya gelen ancak ülkelerinden Nazi baskısı nedeniyle geri dönmeyen Budapeşte Kadın Orkestrası üyelerinden Macar asıllı Irén Szalai (sonradan Nilüfer adını almıştır) ile 1940 yılında evlendi; çiftin çocuğu olmadı. Halkevleri'ndeki görevinin yanı sıra 1940 yılında "Türk Müzik Birliği" adlı bir koro kuran Saygun, bu koro ile düzenli oda müziği konserleri verdi. "Halkevlerinde Musiki" adlı bir kitap yayınladı. "Op. 19 Eski Üslupta Kantat", "Bir Orman Masalı" adlı bale eseri ve "Yunus Emre Oratoryosu" gibi eserlerini bu dönemde besteledi. Yunus Emre Oratoryosu 1943 yılında CHP'nin açtığı yarışmada birincilik ödülünü Ulvi Cemal Erkin'in piyano konçertosu ve Hasan Ferit Alnar'ın Viyola Konçertosu ile paylaştı.



Yunus Emre Oratoryosu'nun seslendirilişinden sonra

Saygun'un 1942'de tamamladığı Yunus Emre Oratoryosu 25 Mayıs 1946'da Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde seslendirildi ve büyük başarı kazandı. En önemli eseri kabul edilen bu eser, daha sonra Paris'te ve 1958'de Birleşmiş Milletler kuruluş yıl dönümü vesilesiyle New York 'ta ünlü orkestra şefi Leopold Stokowski yönetiminde seslendirilmiştir. Bu eserle Saygun, çocukluğunda İzmir Kemeraltı Çarşısı'nın Dervişler Caddesi'nde (bugün Anafartalar Caddesi) Mevlevi dervişlerden duyduğu ezgileri Avrupa ve Amerika'ya, Birleşmiş Milletler çatısı altına, sonradan eserin çevrileceği 5 ayrı dile taşımış oluyordu. Sanatçı eserin Ankara'daki ilk temsilinden sonra 1946 yılında Halkevleri müşavir ve müfettişliğinin yanı sıra Ankara Devlet Konservatuvarı'na kompozisyon öğretmeni olarak atandı. Aldığı davetler üzerine Londra ve Paris'e gitti, halk müziği üzerine çalışmalar yaptı; konferanslar verdi.

Yunus Emre den sonra, KeremKöroğluGilgameş başta olmak üzere üç opera, “Atatürk’e ve Anadolu’ya Destan” gibi koral eserler, 5 senfoni, çeşitli konçertolar, orkestra, koro, oda müziği eserleri, vokal ve enstrümantal parçalar, sayısız türkü derlemeleri, kitaplar, araştırmalar, makaleler yazdı. Eserleri New York NBC, Orchestre Colonne, Berlin Senfoni, Bavyera Radyo Senfoni, Viyana Filarmoni, Viyana Radyo Senfoni, Moskova Senfoni, Sovyet Devlet Senfoni, Moskova Radyo Senfoni, Londra Filarmoni, Kraliyet Filarmoni, Northern Sinfonia, Julliard Quartet gibi topluluklar ve Yo-Yo Ma gibi virtüözler tarafından seslendirildi. 1971'de yürürlüğe giren Devlet Sanatçılığı Kanunu çerçevesinde ilk Devlet Sanatçısı unvanı Adnan Saygun'a verildi.


Sanatçı, 6 Ocak 1991 tarihinde pankreas kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.

Orkestra, oda müziği, opera, bale, piyano üzerine birçok yapıtı olduğu gibi, etnomüzikoloji ile müzik eğitimi konularında yayınları vardır. Çalışmaları ve diğer belgeleri Ankara’da Bilkent Üniversitesi bünyesinde kurulan “Ahmet Adnan Saygun Müzik Eğitim ve Araştırma Merkezi”nde bulunmaktadır.

Ahmed Adnan Saygun’un yapıtlarının seslendirme üzerindeki hakları SACEM’e aittir. Yayınlanan bir kısım yapıtlarının telif hakları Southern Music Publishing, New York ve Hamburg’taki Peer Musikverlag’a aittir.

Müzikolog Emre Aracı tarafından kaleme alınan kapsamlı bir biyografisi Adnan Saygun – Doğu Batı Arası Müzik Köprüsü adı altında Yapı Kredi Yayınları tarafından 2001 yılında yayımlanmış; hayat öyküsü ayrıca Mucize Özinal tarafından "Dar Köprünün Dervişi" (2005) adıyla romanlaştırılmıştır.

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler

HAYATIN İÇİNDEN

Keman

Yaylı, telli ve saplı bir çalgı...

Ev Yoğurdu

Ev yoğutdu huzursu bağırsak sendromuna iyi geliyor!..

Ev-Dekorasyon

Gri salona en uygun renk seçenekleri...

İlk Kadın Pilotumuz

Sabiha Gökçen (22 Mart 1913; Bursa – 22 Mart 2001 Ankara),..


Blogger Tips and TricksLatest Tips For BloggersBlogger Tricks


What's New Here?

Your post's title

Your post description

Your post's title

Your post description

Your post's title

Your post description


  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. QP . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Bu yazıyı kod içerisinden bulup kolaylıkla değiştirebilirsiniz.

    Başka hiçbir yerde bulamayacağınız böyle başka etkiliyici hazır kodlara ulaşmak için Koddostu.com facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!