![]() |
| Müşfik Kenter ile |
![]() |
| Kardeşi Müşfik Kenter ve annesi Nadide Kenter ile |
![]() |
| Şükran Güngör ile |
![]() |
| İlk filmi Vatan İçin'de, Cahit Irgat ile |
![]() |
| Süleyman Demirel ile |
Bugün Hafta Ortası Kısa Kısa'da yeni
Hayat Ne Garip Bugünlerde...
İyi Günler
![]() |
| Müşfik Kenter ile |
![]() |
| Kardeşi Müşfik Kenter ve annesi Nadide Kenter ile |
![]() |
| Şükran Güngör ile |
![]() |
| İlk filmi Vatan İçin'de, Cahit Irgat ile |
![]() |
| Süleyman Demirel ile |

![]() |
| Karısı Candan Öncü ve kızı Beliz |
Heykel henüz daha Türkiye’de yeni yeni öğrenilir ve yeni bir düzene geçisin sarsıcı izleri etkisindeyken, sanat okulunun koridorlarında bir ilke imza atmaya cesaret etti o.
Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşı olan Sabiha Ziya Bengütaş, 1904 yılında İstanbul’da dünyaya geldi.
Sabiha çocukken babası Ziya Bey’in görevi nedeniyle 4 yıl Şam’da yaşadı. Burada Fransız Katolik Mektebi’nde eğitim aldı.
4 yıl sonra ailesi birlikte İstanbul’a dönerek Büyükada’ya yerleşen Sabiha’nın resme olan tutkusu çocukluğunda başladı.
Sabiha daha küçük yaşta resim sanatına büyülenmişti. Okulda, evde bir an olsun kalemlerinden boylarından ayrı kalmazdı.
İlerleyen yıllarda heykellere elleriyle ruh ve can katacak olan Sabiha, henüz 16 yaşındayken 1920’de Sanayi-i Nefise Mektebi’nin (Bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) resim bölümüne kaydoldu.
Resim bölümünde dönemin başarılı ressamlarından Feyhaman Duran’ın öğrencisi oldu.
Sabiha’nın devamında heykel bölümüne giren ilk kız öğrenci olma hikayesi ise kendine kendine yaptığı bir büst ile gerçekleşti.
Sabiha o anları ve heykele başlama serüvenini şöyle anlatıyor:
1920’de Sanayi-i Nefise Mektebi’nin Resim Şubesi’ne girdim. Bir gün kendi kendime, antik bir büstü kopya ettim. Eseri gören Heykel Şubesi Hocam İhsan Bey, bunu benim yaptığıma inanamadı. Gerçeği öğrenince “sen, evin temelini yapmadan çatıya çıkmışsın” diyerek beni yüreklendirdi
Bu cümlenin kendisine dokunduğunu ve bir tepkiye sebep olduğunu söyleyen Sabiha, diğer tüm işlerini bırakarak bütün hafta bu büste çalıştı.
Sabiha’nın azmi ona başarının kapısını araladı. Hocası İhsan bey bu büstü çok beğendi.
Üstelik o dönemde heykeltıraşların değil canlı modelleri, atölyeleri bile yoktu.
Hele ki bir kadın böylesi bir yolun öncüsü olsun ihtimal değildi.
İhtimal değilken gerçek oldu.
Ve heykelle tanışmasının ardından asıl tutkusunun bu alan olduğunu anlayan Sabiha bölüm değiştirdi:
Sanayi-i Nefise Mektebi’nin Resim Şubesi’nde bir yıl çalıştıktan sonra bölüm değiştirerek, Heykel Şubesi’ndeki 3 erkek öğrenci arasına ilk kız öğrenci olarak katıldım.
Lakin bu değişiklik toplum nezdinde olduğu kadar Sabiha’nın ailesinde de hoş karşılanmadı.
Sabiha heykel bölümünde okumak istediğinde ailesi bu karara şiddetle karşı çıktı. Ancak Sabiha’nın tutkusu baskın çıktı ve heykel bölümünün ilk kadın öğrencisi olarak eğitimine başladı.
Sabiha heykel bölümündeki eğitimine hastalığı nedeniyle 2 yıl ara verdi ancak bu dönemde heykelden kopmadı ve hiç bir sergiyi kaçırmadı.
İhsan Özsoy’un öğrencisi olan Sabiha bir heykelin ham maddesini tüm ayrıntılarını, küçük nüanslarını yutarcasına öğrendi.
Heykelin tozuna buladı zihnini ve ruhunu.
Yıllar sonra verdiği bir röportajda heykele karşı duyduğu kuvvetli aşkı şöyle ifade edecekti:
Hayatımı bu mesleğe adamaya gelince, buna hiç düşünmeden ‘evet!’ derim. Çünkü yaşamımı çalışmakla zevkli bulurum.
Sabiha, okulunda açılan bir yetenek yarışmasında birinci olarak Avrupa’da eğitim almak üzere hak kazandı. Ancak bu eğitime onun yerine bir erkek öğrenci gönderildi. Hakkı gasp edildi.
Sabiha yıllar sonra yarışmayı kazanmasına rağmen gönderilmemesine ilişkin şunları söylemişti:
Fakat maalesef yine sırf kadın olduğum için benim yerime Ratip Efendi isminde bir arkadaşımı gönderdiler.
Bölümü birincilikte bitiren Sabiha yeniden heykel alanında bir yarışmaya katıldı ve kazandı.
Okul hatta resmi yetkililerin tavrı aynı oldu, kadın olduğu için yine Sabiha’yı değil ikinci olan bir erkek öğrenciyi göndermek istediler İtalya’ya. Lakin bu çelme takma hamlesi bu kez başarılı olmadı ve Sabiha İtalya’nın yolunu tuttu.
‘Bir kadından sanatçı olmaz’ diyenlere dudağının kenarına yerleştirdiği gülüşü ve eserleri ile cevap verdi Sabiha.
Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nde Prof. Luppi’nin atölyesinde ihtisas yapan Sabiha, İtalya’da kendisini mesleki alanda oldukça geliştirdi.
Sadece kendi ülkesinde değil eğitim için gittiği Roma’da da ‘Türkiye’nin ilk kadın heykeltraşı olarak anıldı.
Eğitimin ardından Türkiye’ye dönen Sabiha, Taksim Meydanı’ndaki heykeli yapan ünlü İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’nın asistanlığını yaptı. Ve onunla birlikte İtalya’ya giderek 18 ay atölyesinde çalıştı.
Sabiha, Türkiye’de yalnızca erkeklerin egemenliğinde olan heykel dünyasındaki ezberleri bozdu.
Sabiha, 1925’te Geleneksel Galatasaray Sergisi’ne katılan ilk kadın sanatçı oldu.
Gördüğü her şeyi en sade şekliyle sanata yansıtma taraftarı olan Sabiha’nın bu sergide 3 eseri yer aldı.
Aynı sergiye Sabiha ile birlikte Türkiye’nin ikinci kadın heykeltıraşı Melek Ahmet de katıldı.
Bir sonraki yılki sergide yine Sabiha’nın eserlerine yer verildi. 1926’daki sergide Sabiha’nın üç eseri büyük takdir topladı. Bunlar Hakkı Şinasi Paşa, Prof. Dr. Âkil Muhtar ve Ressam Hikmet Bey’lerin büstleriydi.
Sabiha, dönemin ünlü şairi Abdülhak Hamit Tarhan’ın torunu diplomat, Şakir Emin Bengütaş’la evlendi.
Eşinin işi nedeniyle ülke ülke gezmek durumunda kalan Sabiha çalışmalarına ara vermeksizin gittiği her yerde devam etti.
1933’te evlenen Sabiha eşinin görevi gereği önce Belçika’ya gitti. Buradaki müzeler ve sanat eserleri Sabiha’nın sanat çizgisini olumlu anlamada etkiledi, katkı sundu.
Eşinin görevi sırasında Rusya’nın başkenti Moskova’da bulunan Sabiha burada bir sergi açtı.
Tass Ajansı büyük beğeni toplayan serginin başarısını anlatan bir habere imza attı.
Türkiyeli heykeltıraş kadınlar için kuvvetli bir esin ve güç kaynağı olan Sabiha’nın sanat anlayışını kendi dilinden dinleyelim:
Gördüğümü yapmaya taraftarım. Hem de en sade şekilde. Gördüğümü yaparken, tabiati kopya etmiyorum, şahsi görüşümü de ilave ediyorum. Tabiati harikulade severim. Daha çok peyzaj üzerinde duruyorum. Çünkü heykelde tabiati ifade etme imkanı yok. Bu itibarla tabiat hevesimi resimden alıyorum.
Mizaç itibarı ile ne klasik ne de modernim. Esasen üslûp mevzubahs olamaz. Aranılan şey, sanat kıymetlerinin mevcut olup olmamasıdır. Yalnız, şunu ilâve edeyim ki, sanatta, istediğini yapabilecek kıymette olan sanatkârların modern çalışmasını, yani cesaret göstermesini, tasvip ederim. Yoksa, acizden doğan bir modernizmin tamamı ile aleyhindeyim.
Bundan başka en modern tanınmış büyük sanatkârlar da uzun zamanlar klâsik çalışmış kimselerdir. “Mektep” teşkil edebilmiş ne kadar sanatkâr varsa, o kadar da nazariye vardır. Fakat hepsinde temel ve esas, duygu ve samimiyet değil midir ?
Sabiha 1938 yılında iki yarışmada birden birinciliğe layık görüldü.
“Çok tetkik etmek, fakat taklit etmemek taraftarıyım” diyen Sabiha, sanatın her şeyden evvel şahsi olması gerektiğine inandı.
Kalıplardan birini seçmeyip kendisine yeni ve estetik bir kalıp döken Sabiha bu anlayışını “Tabiatten, lüzumuna kani olduğum kısımları alır, diğerlerini atarım. Her eser bence bir kompozisyondur. Tabiatle kendi zevklerimi telif etmeye çalışırım” sözleri ile de açıklamıştı.
Sabiha aynı zamanda yetenekli bir portre ressamıydı. Eşinin dostunun portresini yapıp kendilerine armağan etmişti.
Sabiha’nın yaptığı Abdülhak Hamit’in büstü şairin ölümünün ardından evinin bahçesine konuldu.
Lakin ‘İslam adetlerine aykırı’ denilerek eleştirilmeye başlanan büst bir süre sonra çalındı.
Sabiha eşinin emekliliği üzerine yerleşik hayata geçerek Ankara, Bahçelievler’e yerleşti.
İlerleyen yaşı Sabiha’nın sanatını bırakmasına neden olmadı. Sihirli parmaklarıyla şekillendirdiği heykele de sanata da bağlı kaldı daima.
Eşinin vefatının ardından kendini, biraz da üzüntüsünü azaltmak için daha da sanata verdi. Bu dönemde diğer bir teselliyi ise hayvanlar da buldu. Özellikle köpeklerde.
Hayatının daha sakin ama yine sanatla temas halindeki bir sürecinde bulunan Sabiha, Nurol isimli bir kız çocuğunu evlat edindi.
Sabiha’nın özenle heykellerle donattığı hayat 88 yaşındayken sona erdi, 2 Ekim 1992’de hayatını kaybetti.
Sabiha’nın ilk yaptığı eserlerden dördü İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’de bulunuyor.
Ahmed Adnan Saygun (7 Eylül 1907 – 6 Ocak 1991), Türk Beşleri arasında yer alan Klasik müzik bestecisi, müzik eğitimcisi ve etnomüzikolog.
Türk müzik tarihinde Türk Beşleri olarak anılan bestecilerden birisi olan Saygun, ilk Türk operasının bestecisidir ve "Devlet sanatçısı" unvanını alan ilk sanatçıdır. Cumhuriyet Dönemi Türk müziğinin en çok seslendirilen eserlerinden "Yunus Emre Oratoryosu" en önemli yapıtıdır.
Önemli din bilginleri yetiştirmiş İzmirli köklü bir aileden gelen Saygun'un babası sonradan İzmir Milli Kütüphanesi'nin kurucuları arasında yer alacak olan öğretmen Mahmut Celalettin Bey, annesi Konya'nın Doğanbey mahallesinden gelip İzmir'e yerleşmiş bir ailenin kızı olan Zeynep Seniha Hanım'dır.
İzmir'de "Hadikai Sübyan Mektebi" adlı mahalle mektebinde başladığı ilköğrenimini "İttihat ve Terakki Numune Sultanisi" adlı çağdaş okulda devam etti. Sanat eğitimine ağırlık veren bu okulda 13 yaşında iken İsmail Zühtü (nazariyat) Rosati (piyano) ve Tevfik Bey (piyano) yanında müzik çalışmalarına başladı. 1922 yılında Macar Tevfik Bey'in öğrencisi oldu. 1925 yılında Fransız La Grande Encyclopedie'den müzikle ilgili makaleleri çevirerek birkaç ciltlik büyük bir Musiki Lugati meydana getirdi.
Hayatını kazanmak için su şirketi, postane gibi çeşitli yerlerde çalışan, İzmir Beyler Sokak'ta bir kırtasiye dükkânı açıp nota satmayı deneyen Ahmet Adnan Bey, bu denemelerde başarısız oldu ve ilkokullarda müzik öğretmenliğine yöneldi. İlkokullarda öğretmenlik yaptığı dönemde Ziya Gökalp'in, Mehmet Emin'in, Bıçakçızade Hakkı Bey'in şiirleri üzerine okul şarkıları yazdı. 1925 yılında devletin yetenekli gençleri müzik eğitimi için Avrupa'daki önemli konservatuvarlara göndermek üzere açtığı sınava girmek isteyen genç müzisyen, annesinin ani ölümü üzerine bu fırsatı kaçırdı. Orta dereceli okullarda müzik öğretmenliği yapmak için açılan sınavı kazanarak 1926 yılından itibaren bir süre İzmir Erkek Lisesi 'nde müzik öğretmenliği yaptı.
1927-1928 yıllarında "Re Majör Senfoni" yi besteleyen sanatçı; 1928 yılında Hükümetin müziğe yetenekli gençler için açtığı sınavı tekrarlaması üzerine bu sefer fırsatı yakaladı ve devlet bursuyla Paris'e gönderildi. Vincent d'Indy (kompozisyon), Eugène Borrel (Füg), Madame Borrel (armoni), Paul le Flem (Kontrpuan), Amédée Gastoué (Gregoryen ezgileri), Edouard Souberbielle (org) ile çalıştı. Paris'teyken Op. (Opus) 1 sıra numaralı Divertissement adlı orkestra eserini yazdı. Saygun’un bu bestesi 1931 yılında jüri başkanının Henri Defossé (Cemal Reşit Rey'in orkestra şefliği hocasıdır) olduğu Paris’teki bir beste yarışmasında ödül kazandı, Gabriel Pierné yönetimindeki Colonne Orkestrası tarafından önce Paris, Varşova daha sonra da Rusya ve Belçika'da seslendirildi. Eser böylece, Cemal Reşit Rey'in Paris'te seslendirilmiş bulunan üç eserinden sonra - Anadolu Türküleri" (1927), "Bebek Efsanesi" (1928) ve "Türk Manzaraları" (1929) - yurtdışında icra edilen dördüncü Türk orkestra eseri olmuştur.
Saygun, 1931'de Türkiye'ye dönüp bir süre Musiki Muallim Mektebi'nde müzik öğretmenliğine başladı, müzik imlası ve kontrpuan dersleri verdi. 1932 yılında piyanist Mediha (Boler) Hanım ile evlendi; bu evlilik bir süre sonra bozuldu.
Ahmet Adnan Bey ve ailesi 1934'te Soyadı Kanunu üzerine matematik öğretmeni babasının isteği ile "Saygın" soyadını aldı; ancak başkası tarafından alındığı gerekçesiyle bir süre sonra soyadları "Saygun" olarak değiştirildi.
Adnan Saygun, 1934 yılında devlet başkanı Atatürk'ün talebiyle, Türkiye'yi ziyaret edecek olan İran Şahı Rıza Pehlevi şerefine ilk Türk operası olan Op. 9 Özsoy Operası nı bir ay gibi çok kısa bir sürede yazdı. Liberettosunu Münir Hayri Egeli'nin yazdığı opera, Türk milletinin doğuşunu, İran ve Türk milletlerinin kökü uzak tarihe dayanan kardeşliğini ifade etmekteydi. Eserin prömiyeri 19 Haziran 1934 gecesi Atatürk ve Rıza Pehlevi huzurunda gerçekleştirildi.
Sanatçı, Özsoy'un sahnelenmesinden sonra Yalova'daki yazlık evinde kendisini kabul eden Atatürk'e Türk musikisi hakkında bir rapor sundu. Güneş-Dil ve Türk Tarihi teorilerinden etkilenerek hazırlanmış bu rapor 1936'da "Türk Musikisinde Pentatonizm" başlığı ile yayımlandı.
Yalova'dan dönüşte vekaleten Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefliğine getirilen sanatçı; bu görevini bozulan sağlığı ve İstanbul'a gidişi nedeniyle ancak birkaç ay sürdürebildi. Orkestra ile ilk konserini 23 Kasım 1934'te verdi.
1934 yılı Kasım ayı sonunda Saygun'a Atatürk'ten yeni bir opera sipariş geldi. 27 Aralık gecesi temsil edilmek üzere Taş Bebek operası nı bestelemeyi başaran sanatçı, bu operada yeni Cumhuriyet insanının doğuşunu anlattı. Eser, 27 Aralık 1934 gecesi Ankara Halkevi'nde sahnelendi; orkestrayı çok hasta olmasına rağmen bizzat Saygun yönetti.
Temsilin ardından İstanbul'a giden ve beş ay ara ile iki kulak ameliyatı geçiren Saygun'un, görevini ihmal ettiği gerekçesiyle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'ndaki ve ardından Musiki Muallim Mektebi'ndeki işine son verildi; Ankara Devlet Konservatuvarı'nın kuruluş çalışmalarından da uzaklaştırıldı. Saygun, Devlet konservatuvarlarında etnomüzikoloji bölümleri açılması yönünde çalışmalar yapmış, ancak bunlar Atatürk'ün desteğine rağmen ilgili kurumlarca hayata geçirilememiştir.
Saygun, 1936'da İstanbul Belediye Konservatuvarı'nda öğretmenliğe geri döndü, 1939'a kadar bu görevde kaldı. Sanatçı, "Yunus Emre Oratoryosu" adlı ünlü yapıtının seslendirilişine kadar sürecek olan bir gözden düşme dönemine girmişti.
Saygun İstanbul'da iken Ankara'da devam eden yeni bir konservatuvar kurma çalışması, Saygun'un savunduğu "kültürel ulusallık" fikrini değil, "evrensel müzik" anlayışını destekleyenler tarafından sürdürüldü. Konservatuvar, bu iş için danışman olarak getirilen konservatuvar Paul Hindemith'in evrenselci müzik görüşleri doğrultusunda 1936 yılından kuruldu. Adnan Saygun ise 1936 yılında Halkevleri'nin daveti üzerine Türkiye'ye gelen Macar besteci ve etnomüzikolog Bela Bartok'a Anadolu gezisinde eşlik etti. Birlikte özellikle Osmaniye dolaylarından derledikleri türküleri notalaştırdılar. Çalışmaları, "Bela Bartok’un Türkiye’deki Halk Müziği Araştırmaları” başlıklı bir kitap haline getirilerek 1976 yılında Macar ilimler Akademisi tarafından İngilizce bastırılmıştır.
Saygun, 1939 yılında Halkevleri'nin önerdiği müfettişlik görevini kabul etti ve bu vesile ile Türkiye'yi dolaştı. 1940 yılında bir konser için Ankara'ya gelen ancak ülkelerinden Nazi baskısı nedeniyle geri dönmeyen Budapeşte Kadın Orkestrası üyelerinden Macar asıllı Irén Szalai (sonradan Nilüfer adını almıştır) ile 1940 yılında evlendi; çiftin çocuğu olmadı. Halkevleri'ndeki görevinin yanı sıra 1940 yılında "Türk Müzik Birliği" adlı bir koro kuran Saygun, bu koro ile düzenli oda müziği konserleri verdi. "Halkevlerinde Musiki" adlı bir kitap yayınladı. "Op. 19 Eski Üslupta Kantat", "Bir Orman Masalı" adlı bale eseri ve "Yunus Emre Oratoryosu" gibi eserlerini bu dönemde besteledi. Yunus Emre Oratoryosu 1943 yılında CHP'nin açtığı yarışmada birincilik ödülünü Ulvi Cemal Erkin'in piyano konçertosu ve Hasan Ferit Alnar'ın Viyola Konçertosu ile paylaştı.
Saygun'un 1942'de tamamladığı Yunus Emre Oratoryosu 25 Mayıs 1946'da Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde seslendirildi ve büyük başarı kazandı. En önemli eseri kabul edilen bu eser, daha sonra Paris'te ve 1958'de Birleşmiş Milletler kuruluş yıl dönümü vesilesiyle New York 'ta ünlü orkestra şefi Leopold Stokowski yönetiminde seslendirilmiştir. Bu eserle Saygun, çocukluğunda İzmir Kemeraltı Çarşısı'nın Dervişler Caddesi'nde (bugün Anafartalar Caddesi) Mevlevi dervişlerden duyduğu ezgileri Avrupa ve Amerika'ya, Birleşmiş Milletler çatısı altına, sonradan eserin çevrileceği 5 ayrı dile taşımış oluyordu. Sanatçı eserin Ankara'daki ilk temsilinden sonra 1946 yılında Halkevleri müşavir ve müfettişliğinin yanı sıra Ankara Devlet Konservatuvarı'na kompozisyon öğretmeni olarak atandı. Aldığı davetler üzerine Londra ve Paris'e gitti, halk müziği üzerine çalışmalar yaptı; konferanslar verdi.
Yunus Emre den sonra, Kerem, Köroğlu, Gilgameş başta olmak üzere üç opera, “Atatürk’e ve Anadolu’ya Destan” gibi koral eserler, 5 senfoni, çeşitli konçertolar, orkestra, koro, oda müziği eserleri, vokal ve enstrümantal parçalar, sayısız türkü derlemeleri, kitaplar, araştırmalar, makaleler yazdı. Eserleri New York NBC, Orchestre Colonne, Berlin Senfoni, Bavyera Radyo Senfoni, Viyana Filarmoni, Viyana Radyo Senfoni, Moskova Senfoni, Sovyet Devlet Senfoni, Moskova Radyo Senfoni, Londra Filarmoni, Kraliyet Filarmoni, Northern Sinfonia, Julliard Quartet gibi topluluklar ve Yo-Yo Ma gibi virtüözler tarafından seslendirildi. 1971'de yürürlüğe giren Devlet Sanatçılığı Kanunu çerçevesinde ilk Devlet Sanatçısı unvanı Adnan Saygun'a verildi.
Sanatçı, 6 Ocak 1991 tarihinde pankreas kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.
Orkestra, oda müziği, opera, bale, piyano üzerine birçok yapıtı olduğu gibi, etnomüzikoloji ile müzik eğitimi konularında yayınları vardır. Çalışmaları ve diğer belgeleri Ankara’da Bilkent Üniversitesi bünyesinde kurulan “Ahmet Adnan Saygun Müzik Eğitim ve Araştırma Merkezi”nde bulunmaktadır.
Ahmed Adnan Saygun’un yapıtlarının seslendirme üzerindeki hakları SACEM’e aittir. Yayınlanan bir kısım yapıtlarının telif hakları Southern Music Publishing, New York ve Hamburg’taki Peer Musikverlag’a aittir.
Müzikolog Emre Aracı tarafından kaleme alınan kapsamlı bir biyografisi Adnan Saygun – Doğu Batı Arası Müzik Köprüsü adı altında Yapı Kredi Yayınları tarafından 2001 yılında yayımlanmış; hayat öyküsü ayrıca Mucize Özinal tarafından "Dar Köprünün Dervişi" (2005) adıyla romanlaştırılmıştır.
Program
17-30 Kasım 2020
Bölüm 1
Sinemada Oyuncu ve Konularından

Your post description

Your post description
Your post description
|
×
×
×
×
|
Disney dünyası çok özel şaheserlerden oluşuyor. Zaten hepimiz bu tatlı masallarla büyüdük. Ana karakterlerle birlikte ağladık, güldük ve önemli şeyler öğrendik. Şimdilerde bu masalların yeni sürümlerini bekliyoruz....
YENİ FİLMİN VİZYON TARİHİ: 16 Haziran 2017 KONUSU: Yarışçı Jackson Storm'un zaferinden sonra birçok kişi McQueen'in istifa edeceğinden emindi. Ancak arkadaşlarının yardımıyla ana karakterimiz, yeni yarışma Florida 500'e hazırlanmaya başlıyor..
VİZYON TARİHİ: 22 Kasım 2017 KONUSU: Ayakkabıcılık yapan ailesiyle birlikte Meksika'da yaşayan 12 yaşındaki Miguel, müzisyen olma hayalleri kurar. Ailesi müziği pek sevmez. Bunun üzerine Miguel eski bir aile sırrını açıklamaya karar verir.Yönetmen Lee Unkrich ve Adrian Molina’nın yaratıcılığıyla... başarıyor.
YENİ FİLMİN VİZYON TARİHİ: 2018 KONUSU: Judy ve Nick polis oldular ve suçlarla mücadele ediyorlar. Bu filmdeki görevleri Zootropolis’i kurtarmak..
YENİ FİLMİN VİZYON TARİHİ: 15 Haziran 2018 KONUSU: Pixar Animation Studios, meşhur filminin ikincisini çekmeye hazırlanıyor. Konusu henüz açıklanmadı ancak yönetmenin de söylediği gibi, hala hayata geçirilmemiş birçok fikirleri var..
YENİ FİLMİN VİZYON TARİHİ: 21 Kasım 2018 KONUSU: Ralph, oyun makineleriyle Vanellope'le olan dostluğunun test edileceği internet dünyasına geçecek. Senaryonun diğer ayrıntıları hala bilinmiyor, ancak devam filminin en az ilki kadar izleneceği kesin!..
YENİ FİLMİN VİZYON TARİHİ: 2019 KONUSU: Yeni proje Alaaddin’in hayatı üzerine odaklanıyor; lambada nasıl köleleştirildiğini anlatıyor..
YENİ FİLMİN VİZYON TARİHİ: 21 Haziran 2019 KONUSU: Film, Andy oyuncaklarını Bonnie adlı bir kıza verdikten sonra başlıyor. Hikaye ise Woody ve Buzz’ın; Woody’nin kaybolan aşkı Bo Peep’i arama yolculuğuna odaklanacak..
YENİ FİLMİN VİZYON TARİHİ: 19 Temmuz 2019 KONUSU: Disney, fenomen animasyon filminin ikincisinin yapımını onayladı. Aslan Kral’ın yeni versiyonu, orijinal filmdeki şarkıları ve melodileri içerecek. Yapımcılar CGI teknolojisi kullanacaklar. Bilgisayar destekli 3D grafikler kullanarak görüntü üretecekler. .
YENİ FİLMİN VİZYON TARİHİ: 27 Kasım 2019 KONUSU: 2013 yılında bizi büyüleyen en güzel kış masalı devam edeceği için heyecanlıyız! Senaryo henüz tamamlanmadı ama Olaf'ın bir kız arkadaşı olacağı biliniyor. Film epey komik olacak diyorlar :).
YENİ FİLMİN VİZYON TARİHİ: 25 Kasım 2020 KONUSU: Ünlü İngiliz masalı ‘Jack ve Fasulye Sırığı’ öyküsünden ilham alıyor. Jack adında genç bir adam bulutların içine gizlenmiş bir dev arazisini keşfediyor ve bebek gibi davranan Inma adlı 11 yaşındaki dev kızı tanımaya başlıyor. .
|
Copyright © 2011 QP. All Rights Reserved. Merhancag theme designed by Themes by maktaren.com. Bloggerized by Free Blogger Template. Powered by Blogger. Created By SoraTemplates | Distributed By Gooyaabi Templates |
Bu yazıyı kod içerisinden bulup kolaylıkla değiştirebilirsiniz.
Başka hiçbir yerde bulamayacağınız böyle başka etkiliyici hazır kodlara ulaşmak için Koddostu.com
facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!